açık koyu şurda şöyle devam:

6 Mayıs 2011 Cuma

aşk hakkında konuşamamak

mecnun olmuş bütün devrimcilere

aşk hakkında konuşamadığımı söyleyerek aşk hakkında bir şey söylemiş oluyorum...

ilk lâfın girdabından içe akalım... iç denilen dışa...

bir hissi münasebetin, cimayı da içeren bir yakınlığın en yoğun, en zirvede olduğu anlar, her yutkunuşta kızgın bir bilyanın midemize oturduğu o ilk anlar mıdır?.. bir ilişkinin, uzun süre hatta çok uzun süre yoğunluğunu korunması da benliklerin yitirildiği o ilk anlara seyahatlerle mi mümkündür acaba?.. meftun oluşu yeniden alevlendiren başka ne olabilir?..

ilk anlar son anlarla yer değiştirince eşler neden 'metres' -fr. maîtresse, hlk. kapatma, ing. gigolo, arg.zamazingo- edinir?.. ilk anların bahşettiği yoğun hisleri yaşama insiyakıyla mı?.. karıdan kocadan bıkmanın nedeni, yoksa artık arzulu o ilk anlara seyahat edemiyor oluş mudur?.. e! tabi başlangıçta arzulu ilk anlar diye bir şey varsa...

devrim ile aşk arasındaki ilişkiyi düşünsek biraz...

mesela, her hissi münasebet ilk anları itibarıyla, bir ailenin yıkılıp yenisinin doğuşuyla gerçekleşen -maalesef çoğu başarısız- mikro devrimlerin ilk kalkışması olarak tanımlanabilir... kalkışmanın kuvvetiyle bağıntılı olarak devrim gerçekleşir yahut gerçekleşmez; şöyle yahut böyle gerçekleşir... her kalkışma gibi maşuklarda da 'mutlak zafer' öngörüsü baskındır... ah!.. fakat devrim tez zamanda eskir, kurur, alışkanlığa dönüşür, yavanlaşır; böylece aşkı öldürür...

ta ki yeni bir kalkışmaya kadar...

yeni kalkışmayı önlemek için değil gereksiz kılmak için elbet bir yol vardır: sürekli devrim!.. aksi taktirde her devrim envai zamazingoyla karşı devrimi -yahut ölümü- tadacaktır...

'aşk hakkında konuşamamak'ı dile getirmek ne tevazü ne de sükse!.. aşk içinde olma arzusunun diriliği, aşkı yaşama durumunun tezahürüdür olsa olsa...

devrim ile aşkı yanyana gördük, görmekteyiz... şimdilerde güney amerika, ortadoğu, afrika, anadolu... geçmişte asya, kuzey v doğu avrupa, latin amerika, uzak doğu... daha eskilerde batı v orta avrupa... çok daha eskilerde babil, arap çölleri, filistin, atina, roma...

ne leyla ile mecnun, ne romeo ile juliet'i emsal gösterebilirim...

derdimi en iyi bir zen hikayeciğiyle anlatabilirim... "bir gün bir profesör, zen budizmi öğrenmek için bir zen ustasının yanına gider... usta profesörün fincanına durmaksızın çay doldurur; çay taşar tabağa akar... profesör, 'yeter doldurduğun' der 'taştı'... zen ustası gülümseyerek yanıtlar, 'o zaman boşaltmalısın önce fincanı' "

ne spartaküs'ün ayaklanması, ne paris komünü, ne ekim devrimi, ne fatsa tekrar etmeyecek aynıyla... fakat devrim hep birikecek yüreklere...

0 Reaksiyon: