20 Kasım 2009 Cuma

SABAH-ATV GREVCİLERİNİN İŞE İADESİNE YARGITAY'DAN ONAY 16.11.2009 11:59:00


13 Şubat'ta greve çıkan, ancak grevin 5. gününde iş akitleri feshedilen 10 gazetecinin işe iadesi yönündeki mahkeme kararı Yargıtay tarafından onaylandı.

Aramızda bir hukuk olduğuna inandığım anlar...

19 Kasım 2009 Perşembe

Atv-Sabah Grevcilerinin Göreve İadesi?

Dün sabah Açık Radyo'nun Açık Gazete programında Atv-Sabah Grevcilerinin görevlerine yargıtay kararıyla iade edildiklerini işittim mi uydurdum mu anlayamadım zira epey bi bakındım konuyla ilgili bir haber bulamadım.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Baykal Tek Adam

"Baykal’ın konuşmasını bitirmeye hazırlandığı sırada, dinleyiciler arasında bulunan CHP’li ve eski Divriği Kültür Derneği Başkanı Muharrem Ülger adlı vatandaş ayağa kalkarak, “Ben bir Alevi vatandaşıyım. Sayın Genel Başkan, bu Onur Öymen’in söyledikleriyle ilgili hiçbir şey söylemeyecek misiniz?” diye tepki gösterdi. Meclis görevlileri bu kişinin ağzını kapatmaya çalıştılar. Bunun üzerine Baykal, kürsüde, “Bırakın konuşsun. Biz o konu ile ilgili söyleyeceğimizi söyledik. Konuyu kapattık” dedi. Bunun üzerine bazı partililer, Öymen’i protesto eden kişiyi tartaklamaya başladılar. Kısa arbedenin ardından vatandaşı görevliler dışarıya çıkardılar... Baykal, tepkisine hak verdiği Kılıçdaroğlu’na da “Partide iki başlı bir görüntü varmış, farklı düşünülüyormuş gibi bir görüntü vermek doğru değil” mesajı gönderdi."
İşte bu ideolojinin sosyalliği de demokratlığı da bu kadar. Muharrem Ülger'i tartaklayan, ağzını kapamaya çalışan, dışarı atanlar demokrasi nişanını hak ediyorlar. Baykal ise Kılıçdaroğlu'na yönelik sözüyle Aravutluk'un başkenti!

Metrobüs Zammı

"Yerel seçimler öncesinde AKP’nin propagandasını yaptığı İstanbul’daki metrobüse yapılan yüzde 33’lük zamma tepkiler dinmiyor."
Dinmesin tabi. -Sığır değil bu halk! diyebilelim.

15 Kasım 2009 Pazar

Emek

1.
Çocuğun karnını doyurmak, altını temizlemek, yanağından makas almak, çamaşırlarını yıkayıp ütülemek, burnunun ucundan öpmek, onu gezdirmek, onunla oynamak, ona öğretmek kaç para eder?

Bu emeğin ücreti nedir?

Böylesi bir emek diğer birçok emek gibi sevginin cisimleşmesidir ki alınıp satılamaz.

Emek, canlı, heycanlı, umutlu, engellere dirençli yani yaratıcıdır. Alınıp satılamaz.

Eğer alınıp satılırsa mal, emtia, meta yani cansız, kuru, mekanik bir şeye dönüştürülmüş olur.


2.
Daha nitelikli yani satın alındığında dahi canlı bir izlenim veren emek içinse daha çok eğitim/iğitim/eğilmişlik/uzlaştırılmışlık/tütsülenmişlik/mayalanmışlık/diz çöktürülmüşlük gerekir. Mesela, dadılar tarafından yetiştirilip çok iyi okullarda okuyan çocuklar yüksek nitelikli bir emeğe yani mala sahip olarak yüksek maaşlı işlerde çalışabilirler.

Sefil olmazlar, ucu ucuna yaşamazlar, görece bolluk içinde yaşarlar. Ama emekleri sefalet içinde yaşayanlar gibi maldır. Yani fabrikası, bankası, makinaları, dükkanları olmayan, yani ücretle geçinen herkes ederi farklı farklı olsa da emeklerini, sönükleştirilmiş canlarını satarak yaşarlar.

12 Kasım 2009 Perşembe

Gerçek-3

Gerçek tahammülü zor bir ağırlığa sahip...

Gerçeği anlatmak hoş değil...

Gerçeği dinlemek hoş değil...

Gün boyu gerçeği çekmişken...

Hafif anlatılara ihtiyaç çok bu yüzden...

Gerçeküstü, fantastik, cinsel, lâtif, romantik, korkunç...

Süreyya Ayhan

"2000 Sidney Olimpiyatları'nda yarı final, 2001 Dünya Şampiyonası'nda 1500 metre finali koşan, 2002'de Avrupa Şampiyonu, 2003'te Paris'te Dünya ikincisi olan Süreyya Ayhan, Dopingden aldığı 4 senelik cezaya itirazı sonrası CAS'tan ömür boyu men aldı. Eşi Yücel Kop'un 2 yıllık cezası kalktı."


Süreyya Ayhan'ın Türkiye Toplumu'na yenik düşmesine, bir yeteneğin daha harcanıp gitmesine katkıda bulunanlar tek tek teşekkürü hak ediyorlar:

1. Uygun durumda değilken atletin kapısını zorlayan
Uluslararası Anti Doping Kurumu (WADA) erkek yetkilisi.
2. Atletizim Federasyonu Ceza Kurulu.
3. Atletizm Federasyonu.
4. Paris'teki dünya ikinciliğiyle yetinmeyip atletin kadınlık halleri üzerine yazıp çizen; özel ilişkilerini didikleyen dengesiz basın mensupları.
Ve CAS.


11 Kasım 2009 Çarşamba

GDO ve Şeker Pancarı

.
Şu GDO'yla ilgili çok tartışmalı gıda yönetmeliğinin ardından şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin hız kazanması gerçekten ilginç.

Her yıl -diğer birçok tarım ürünümüze yapıldığı gibi- şeker pancarı taban fiyatlarının biraz daha düşürülmesi, şeker fabrikalarının serbest piyasanın insafına bırakılmasıyla taçlandırılmakta.

Peki tarlalar ekilip biçilmez olunca, fabrikalar yitirilince şeker ihtiyacı nasıl karşılanacak?

Amerika Birleşik Devletleri'nden mısırdan elde edilmiş GDO'lu şeker ile. Peki bunun yasal zemini nasıl sağlanacak? Tarım Bakanlığı'nın çıkardığı yönetmelik ve devamında gıda güvenliği yasası ile.

Peki işsiz milyonların, mısır şekeri ithalatının ve yitip gitme ihtimali yüksek sağlığımızın maddi manevi bedelini kim ödiyecek?

Tabi ki biz kekler. Yani olup bitene bomboş gözlerle bakan bizler. İntikali geç olan değil maalesef intikalsiz yahut idraksiz bizler.

10 Kasım 2009 Salı

Anlayış

Kendimizi anlamak, başkalarını anlamak mümkün mü? Bütünüyle değilse de kısmen mümkün. İşte o kısmen anlayış hayat kurtarmaya, demokrasiye, dostluğa, yöneticiliğe, sanatçılığa, komşuluğa, yoldaşlığa, öğrenmeye, öğretmeye yeter de artar. Birarada rengâhenk yaşayabilmemizin koşulu birbirimizi kısmen anlayabilmek demek ki. Kısmen de olsa biz Türkiyeliler birbirimizi anlayamıyoruz demek ki. Türkiye'nin ahvâline bakınca bu görünüyor.

Neden? Çünkü zor! Çok zor!

Peki neden zor?

Birini anlamamız için, en ilkel yolla, onun durumuyla, şimdiki durumumuz yahut önceki durumlarımız arasında karşılaştırmalar yapmamız veya benzerlikler bulmamız gerekiyor. Öf! Ne çok iş. Bir kere karşımızdakinin durumunu doğru çözümlememiz gerekiyor. Dahası çözümlemeyi bilmemiz gerekiyor. Oysa biz çözümlemekten çok yakıştırır veya yaftalarız.

Hadi çözümledik ve karşımızdakinin durumunu tanımladık diyelim. Sonra kendi benzer durumumuzu hatırlamamız gerekiyor. Oyy oy! Bu öncekinden daha zor. Çünkü biz toplum olarak bir nevi alzaymır hastasıyız. Başbakanın bakanına dün çektiği fırçayı unutur, bakanın bugün 'aslında başbakınımla aynı fikirdeyiz' demesine inanırız. Eğer inanmayacak olsak, bakan niye söylesin bu lâfı. Ha yani! Kişiler unutkan toplumdan nasıl münezzeh olsun. Karşımızdakinin durumuna benzer durumu nasıl hatırlayacaz? Anlama pilanı iptal.

Hadi, hatırladık ve karşımızdakinin derdini hissettik, sezdik diyelim. Bunu nasıl ifade edicez? İfade edemediğimiz, aktaramadığımız bir şeyi anlamış sayılır mıyız acaba? Çözümleyen, hatırlayan bir zihinin aktarabilmesi de gerekiyor değil mi? Ne ki yanlış anlaşılma/anlaşılamama riski çok yüksek. Zira etrafımız yaftacı, belleksiz amigolarla dolu. Ya birini anladığımız için bizi terörist, vatan haini, satılmış olarak damgalarlar yahut çocukları kışkırtıp sırtımızdan vurdurturlarsa? Birini yahut birilerini anlamanın bedeli çok ağır olabilir yani. Birini anladığımızı ifade edemezsek o anlayışın zaten ne kıymeti harbiyesi olabilir? Anlama pilanı gene çöktü.

Türkiye maalesef anlayışın olmadığı, anlayış sahiplerinin tehdit altında olduğu bir ülke.

Kürtleri anlamak teröristlik. Ermenileri anlamak satılmışlık. Arapları anlamak yalakalık. Rumları anlamak ihanet. Yahudileri anlamak geri zekâlılık. Kadınları anlamak kılıbıklık. Çocukları anlamak delilik. İşçileri anlamak bölücülük. Esnafı anlamak kışkırtma. Çiftçiyi anlamak geri kalmışlık. Eşcinselleri anlamak ibnelik. Hayvanları anlamak kokoşluk. Ağaçları anlamak angutluk.

Ama muktedirler korkmasın! Çözümleyici kafa yerine ezberci kafalar yetiştirerek ve toplumu belleksizleştirerek anlayışlı insan sayısını bayaa bi düşürdüler zaten. Geriye kalanları da çocuklara öldürtürler bu iş biter gider.

Siz sağ ben mevta!

08 Kasım 2009 Pazar

Nefret Sevgi Sanılıyor Burda-II


Bir kişi, boşanmak isteyen karısını 27 yerinden bıçaklayıp 1. katta bulunan evin balkonundan attı. Kadın öldü, zanlı
kaçtı.

Ayrıldığı sevgilisinin evlendiğini öğrenen yat kaptanı, "Senin için ölmeye bile hazırım" notu iliştirilmiş çiçek buketiyle gittiği randevuda dehşet saçtı.Eski sevgilisini 6 yerinden bıçaklayan çılgın âşık, kendini de yaraladı.

Adana'da, bir öğretmeni 10 yerinden bıçaklayarak öldüren gencin cinayeti arkadaşlık teklifine olumsuz cevap alması üzerine işlediği belirtildi.

Nefret Sevgi Sanılıyor Burda

.
Ergenlikten bu yana "sözler" e ihtiyacım var. Günlerdir, Mahatma Gandi'nin paylaşmak istediğim sözlerini evirip çevirip slogan yapıyorum. Her yeni sözle bir eksik tamamlanıyor bir gedik yamanıyor sanıyorum. Arlekino'nun kostümü gibi yamalı bir kostümle dolaşıyorum. Öyle. Yanılıyorum.

Zihnimin süzgecinde yaşadıklarımı yıkıyor, süzüyorum. Süzdüklerimi okuyup işittiklerimle birleştiriyorum. Bu süreç, yeni sözler üretiyor.

Her söz çiçek dürbünü gibi dünyayı beziyor. Davranışlarımı, ilişkilerimi, oturup kalkışımı etkiliyor. Menzilimde, rotamda küçük büyük sapmalar gerçekleşiyor. İhtiyacım olan değişikliği yahut sözlerle taçlandırıyorum.

Nefret sevgi sayılıyor burda.

Öğretmenler öğrencilere hep kızgın. Yeteneksizliklerinin sonucunu öğrencilere yüklüyorlar.

Öğrenciler tembelliklerini öğretmenlerin becereksizliğiyle açıklıyor.

Tiyatrolar başarısızlıklarını seyircilerin ihanetine bağlıyor, devletten para dilenip duruyorlar.

Yönetmenler oyuncuları tartaklayarak estetik tatminin doruklarına ulaşıyorlar.

Oyuncular sahne görevlileriyle daşşak geçerek onursuzluğu yüceltiyorlar.

Kapıdaki biletçi, mihmandar ve kantinci seyirciye somurtarak tiyatronun iç ilişkilerini açıklıyor.

Başbakanlar bakanlarını ezerek, bakanlar başbakanlarına kendilerini çiğneterek tutkulu âşık rollerini icra ediyorlar.

Demokrasi uğruna faşizmin egemenliği onanıyor.

Anneler babalar çocuklarına zor kullanmayı sevginin nişânesi sayıyorlar.

Barış için gelenleri, barış lafı edenleri boğazlamak bir geleneğe dönüşüyor.

Öldürmek sevginin işareti oluyor.

Memleketin yüksek menfaatleri karanlık işler çevirenlerden soruluyor.

Patron ve iktidarları ücretlinin kıçından donunu alırken her fırsatta ücretliyi ne kadar sevdiklerini, ona nasıl ama nasıl saygı duyduklarını dile getiriyorlar.

Neredeyse hemen herkes nefreti sevgi sanıyor burda.

En ilericiler bile mekanik, kemik bir üslûpla kesiyor biçiyor, atıyor tutuyor.

Bir el. Uzanan bir el. N'oldu ona?

Sırtlanış. Yaralı bir bedeni sırtlanış. Nerde?

Kucaklayış. Kösnüllükten arık o dost kucaklayış. Uçup gitti mi?

Ergenlikten bu yana söz'den kurtaracak bir söz arıyorum.

Niçin Yaşam Saçma Gelir?

.
Aldatılmışsan.

Tek başına bırakılmışsan.

Emeğinin ırzına geçilmişse.

Oyundan atılmışsan yahut oyuna alınmamışsan yahut tecrit edilmişsen.

Tanrın ölmüşse.

Yurdun, ocağın yağmalanmış veya yağmalanmaktaysa.

Güvenecek kimsen yoksa.

Hedeflerin ve şüphelerin silinmişse.

Zalimlik ve nefret sevgi kılığında mavi boncuklar saçıyorsa.

Anne işkenceci, baba gardiyansa.

Ve sen bütün bunlar karşısında itidalini koruyamayıp abesle iştigal ediyorsan.

06 Kasım 2009 Cuma

Manga Kapital

Variety Art Works tarafından mangalaştırılan Karl Marx'ın Kapital'inin birinci cildi Japonca'dan Türkçe'ye H. Can Erkin tarafından çevrilmiş. Yordam Yayınları'da yayınlamış.

Çizgi Roman'ı geçen hafta okudum. Okuduğum ikinci manga çizgi roman. Bu suların yabancısıyım.

Manga Kapital, Kapital-1'in yerine geçemeyecek bir kitap elbet.

Ne ki enfes olmuş. Kıssadan hisse sanayi toplumunda insan emeğinin nasıl mala (metaya/emtiaya) dönüştüğünü dantelsiz anlatıyor.

Bu çizgi romanla paha biçilemez emeğin kapitalizmle birlikte nasıl 'değer' lendirilidiği yani emeğin nasıl ucuza kapatıldığı, babasının mandırasında çalışmaktan bıkan ve zengin olmak isteyen bir gencin trajik hikâyesi üzerinden resmediliyor.


Okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum. Bu çizgi romanda keyif veren bir okumayla öğrenmenin hazzı iç içe giriyor. (son cümle reklam sloganı -packshot- oldu ama ne yapalım oldu işte)

04 Kasım 2009 Çarşamba

Kara Güldürü

.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ,
domuz gribi aşısı konusundaki iddialara vatandaşın inanmadığını belirterek, aşı yapılmaması yönünde telkinde bulunanlar hakkında suç duyurusunda bulunacağını söyledi.


Başbakan Tayyip Erdoğan,
“Sağlık Bakanımla aynı düşünmüyorum” diyerek aşının zorunlu değil, isteğe bağlı olduğunu söyledi. Domuz gribi aşısı olmayı düşünmediğini de açıklayan Başbakan Erdoğan, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a, “Haberim olmadan benim adımı vermişsin, hemen düzelt” diye çıkıştı.


Sağlık Bakanı Recep Akdağ,
"Başbakanımızın 'bakanımla ayrı düşünüyoruz' dediği noktada aslında bir ayrılık yok. Çünkü biz de aynı şeyleri söylüyoruz. Başbakan'a bu hususta giden bilginin farklı olduğunu gördüm ve onu birlikte konuşmuş olduk. Yani biz başından beri aşı yapılması konusunda bir zorunluluk olmadığını çok net olarak ifade ediyoruz.


Recep Akdağ ayrıca,
"Hangi çağda yaşıyoruz? Her birey ister koruyucu sağlıkla, ister tedavi edici sağlıkla ilgili olsun kendisine veya çocuklarına yapılacak işlemler hakkında karar verme hakkına sahiptir. Bundan daha tabii ne olabilir? Sayın Başbakanımızın ifade ettiği budur”

Peki,
1. Sayın Bakan, Tayyip Erdoğan hakkında neden suç duyursunda bulunmuyor da Başbakanıyla -başbakanı bizzat bakanıyla aynı düşünümediğini söylemesine rağmen- aslında aynı düşünüyormuş gibi demeç veriyor.
2.Sayın Bakan, bu demece inancağımıza nasıl inanıyor?
3.Sayın bakan, dün aşıyı eleştirenleri tehdit ederken bugün neden ve nasıl birden bire çark edip özgürlükçü, demokrat bir hareketin yılmaz neferi olabiliyor?
4. Bu şekle bürünüşünün Başbakanının fırçasından sonra gerçekleştiğini fark edemeyeceğimizi nasıl fark etmiyor?
5. Sayın Bakan'ın gücü entelektüellere, bilim insanlarına, sanatçılara, düşünürlere, mesleğine sadık gastecilere mi yetiyor?
6.Sayın Bakan'ın bir sağlık bakanı olarak inisiyatifi, Başbakan'dan ayrı düşünebilme yeteneği veya serbestisi var mı?
7. Sayın Bakan bütün bunların dışında duyarlı Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'e Güler Zere'nin raporunun ulaşmasını engelleyen veya geciktiren mevzuat nedir? İktidarın bir üyesi olarak bu sorunun muhattaplarından biri de siz değil misiniz?

Yahut şöyle soralım ölmek üzere olan bir mahkumun teciritinde israr ve bu israr sonucu toplumsal vicdanda açılan geniş ve derin yaranın vebali biraz da demokratik, çağdaş bir bakan olarak ve doğrudan sorumluluk alanınıza girmese de hükümet eden biri olarak size ait olabilir mi?



Alıntılar şurdan.

02 Kasım 2009 Pazartesi

Türk Edebiyatı'nın Kapısı

.
Geçen gün X gastesinin kitap ekinde genç bir yazar için, "Türk Edebiyatı'nın kapısını çalma cesaretini gösteren..." ifadesiyle başlayan bir yıkama yağlama paragrafı gözüme battı.

Düşündüm epey... Bir zamanların Bab-ı Âli'si dışında bir edebiyat kapısı bilen var mı? Nerdedir Türk Edebiyatı'nın kapısı? Acaba kitap eki iyice havaya girmiş de kendini Türk Edebiyatı'nın kapısı mı varsaymakta?

Buna inandırmaya görün gençleri. İnanırlar. Bütün espiri burdadır. İnandırmakta. Olanın bir önemi yoktur inanılanın hükmettiği yerde.

Bugün üç yaşındaki bir çocukla sohbet ettim. Rüyalarında neler gördüğünü sordum. Cadılar gördüğünü söyledi. Çirkin suratlı, çirkin sesli cadılar. Öyle ki cadılar evde onu beklemekteymişler. Eve dönmese daha iyi olurmuş. Yani? Rüyasındaki cadıların artık evde yaşadığına kesinlikle inanıyordu. Boşa çene çalıp vazgeçirmeye çalışmadım. Çünkü gözlerinine bakıp anladım ki cadılar var. O inanıyorsa varlar.

Türk Edebiyatı'nın da bir kapısı var. İnanıyorsanız buna, böyle bir kapı gerçekten var! O kapıdan geçerken çeşitli bedeller ödemeyi göze almalısınız fakat. Mesela? Biat!

31 Ekim 2009 Cumartesi

Dost Başa Düşman Ayağa Bakar

.
Dost başa bakar çünkü beş duyunun dördü baştadır. Beş duyudan geçip algılanan uyaranların nasıl algılandığını en çok yüz anlatır. Başlıktaki söz başın yarısını kaplayan yüze yönelik olmalıdır. Zira ense yüzün anlattıklarına oranla çok bir şey anlatmaz. Dost, bu yüzden başa yani yüze bakar. Yüzdeki tepkilere. Yüzün anlattığı görsel metinleri okur. Ki o metinlerde duygular vardır.

Düşman ise ayağa bakar çünkü ayakkabıdaki aşınmadan ne kadar yol yüründüğünü, izlerden nerede yüründüğünü anlamaya çalışır. Düşman ayağa bakarak güzergahları, hızı, gücü ama asıl niyeti görmeye çalışır. Ama ayaklar niyeti göstermez.

Schopenhauer bir değinisinde üç aşağı beş yukarı şöyle diyordu, "Yazı bir yazarın kumsaldaki ayak izleridir. Ayak izlerini takip ederek yazarın nereye gittiğini görürüz ama o ayak izlerinden yazarın nereye baktığını göremeyiz."

Habur'dan Türkiye'ye giriş yapan Kürt gerillaların kim neresine bakmıştı acaba?

30 Ekim 2009 Cuma

Âciz Bir Erkek Olarak Algılanmayı Reddediyorum!

.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, "Erkek, boşanma sonrası ev işlerinde çekeceği sıkıntı için, kadın boşanmada haksızsa, tazminat alabilecek." kararını vermiş.

Bir erkek olarak bu kararın beni sıkıntıya soktuğunu belirtmeliyim. Zira bu karara benim/erkeğin yemek, bulaşık, çamaşır, temizlik işlerinden anlamadığımı öngörerek ulaşılmış.

Dahası bu kararla bir erkek olarak yetenklerimin sınırlı olduğu, aklımın ve de elimin ev işlerine yatkın olmadığı ve bu konularda arızalı, sakat, âciz olduğum düşünülmüş demek ki.

Dahası ev içi örgütlenme bu kararla kemikleştirilmiş görünmekte. Yani bu karar ev içindeki rol etkinliklerini -rolplay'leri- de tekrar düzenleyip, teyid etmiş oluyor.

Daha özgür, daha esnek ve dolayısıyla hareketli, eşitlikçi bir aile yapısının önü alınmış oluyor belki de.

Bir erkek olarak ev işlerinden anlamaz kabul edilmeyi, bu konuda âciz görülmeyi reddediyorum!

Sokağa hapsedilmeyi reddediyorum!

Ev işi de yaparım, işe de giderim, çocuk da bakarım.

Ama esasen sevdâlımla işleri paylaşmak ve bunu yaparken katı bir iş bölümü tesis etmekten de kaçınmaktır hevesim, arzum, amelim.

Adaletin tecelli edeceğine eminim.

29 Ekim 2009 Perşembe

Bir Ağrı Kesici ve Ağrı Olarak Din

.
"Dîni ağrı aynı zamanda, gerçek ağrının ifadesi ve gerçek ağrıya karşı bir başkaldırıdır. Din, ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Kitlelerin afyonudur.*"


("A Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Right "taki bu küçük paragrafı seviyesiz siyaset konu etmişti geçen gün. )

Bu cümle Marx'ın dînin mahiyetine dair nesnel algısını ve öte yandan kaba bir reddiyeci olmadığını söylüyor!

Din bezirgânları ve onların bezirgân başılarını dışarıda tutarak, dînin insanların varlığına bir anlam katma, direnme, acılarını dindirme aracı (afyon yani zamanın ağrı kesicisi olarak) ve ahenk içinde yaşama ilkeleri olarak kullanıldığı gözden kaçmamalı.

Paradoks şu ki din bir yandan ağrıyı dindiren afyon iken öte yandan -bir iktidar aygıtı olarak- acıların sürekliliğini sağlar; acının olağan, yazgısal olduğunu vazederek; yoruma açık ilkelerini, mesela 'içtihatlarla' esneterek ve sık sık da şiddete başvurarak.

Gene de rahmetli ninemin yalnız başına yaşantısında dînin kendisine sığınak olduğunu unutamam. Dîni tasavvurların ötesinde mucizevi gerçekliğin renkli, dostluk, beraberlik, sıcaklık dolu yaşantısını ona sunamadığım için çok üzgünüm hâlâ. Keşke o yaşarken ben yetişkin biri olsaymışım derim hep. Patetik değil sızılı bir iç çekişle.




*:
"Religious suffering is, at one and the same time, the expression of real
suffering and a protest against real suffering. Religion is the sigh of the oppressed
creature, the heart of a heartless world, and the soul of soulless conditions. It is the opium of the people.
"


Bkz: Works of Karl Marx 1843/a contribution to the critique of Hegel’s philophy of right /

Introduction against real suffering. Religion is the sigh of the

oppressed creature, the heart of a heartless world, and the soul of soulless conditions. It is the

26 Ekim 2009 Pazartesi

Otel Ruanda (Hotel Rwanda)

.
Filmin gösterilmeyen bir sahnesinde, Hutular, kimliğinde Tutsi yazan çocukları hunharca katlederken çocuklardan biri "Söz veriyorum bir daha Tutsi olmıycam!" diye yalvarır.

Bundan bir yıl önce gene bu sayfada konuyla ilgili bir giriş yapmıştım.

İstiyorum ki yurdumuzda yaşanan hassas sürece uzaktan bakılabilmesi için yakın tarih gözlensin. Elbette her toplumun özgün yapısı ikizlemelere müsaade etmeyecektir. Gene de Avrupa'nın ortasındaki Saraybosna'da, Arap âleminin ortasındaki Filistin'de yaşananları birleştiren bir şey var: küreselleşen -dünyayı şehirlileştiren- burjuvazi yahut burjuva enternasyonalizmi. Uzatmalara kalan 'açılım'ı bu sürecin -artık kan dökülmeden halledilmek istenen- bir bölümü olarak da görebiliriz.

Neyse!

(beceremediğim) Teknik açıklamalar, ayrıntılı politik çözümlemeler bir yana ırk, din, mezhep çatışmalarında yitip giten insanları/insanı hatırlamak veya duymak çabası ertlenmemeli, ihmal edilmemeli.

Bu yüzden Otel Ruanda!
Anne Frank'ın Günlüğü!
Zlata'nın Günlüğü!
Schindler'in Listesi!
Boyalı Kuş!
Başka?

24 Ekim 2009 Cumartesi

Kâtil

.
Kâtil katlettiğine üzülmez, katledişinden utanç duymaz. Katledişlerine daima haklı sebepler bulur, yakışıtırır. Kâtilin daima rasyonel 'cephaneliği/arsenali' hazırdır, tetiktedir. Ki yeni katledişlere zemin bulunabilsin.

Katledişinden müthiş bir acı duyan, sürekli azap çeken; her ân katiliyle yüzleşen bundan dolayı uyuyamayan, yiyemeyen, düşünemeyen, aklını yitirecek denli karmaşaya düşen kişi ise maddi mânada katleden olmakla birlikte bu sözlükçede kâtil olarak tanımlanmaz.

İş ki ona, o ruh yorgununa yeni bir isim bulalım.