07 Temmuz 2009 Salı

Aydın Mısın?

.
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun

kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol

Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alınteri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi . demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol

Rıfat Ilgaz
.

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Zevâhiri Kurtaran Piyasa


Habere bakınız. Daphne Selfe’in -yaygın habercilik deyimiyle- haber değeri ne? 80 yaşını geride bırakmış olması ve hâlâ modellik yapıyor olması.

Neden böyle istisnalar dışında yaşını başını almış modeller yok? Modellik niye -çoğunlukla- genç kızlarla/kadınlarla ve -azınlıktaki- genç erkeklerle sınırlı? Modellik moda tasarımcılarının ürettiği yeni modelleri sunmanın ötesinde iletiler mi taşıyor yoksa? Yeni tasarımlar bu iletilere mi giydiriliyor acaba?.. Gençlik, üreyebilirlik, canlılık, esneklik, ışıltı, dayanıklılık gibi nitelikleri yaşlılığa oranla daha fazla taşıyor. Demek ki genç modeller, dönemin ‘güzelleri’ olmanın ötesinde gençlik betimleridir de. Tasarımcılar yeni tasarımlarını üreyebilir, canlı, esnek, ışıltılı, dayanıklı hissi veren iletilere giydiriyorlar demek ki. Tasarımlar bu iletiye göre biçiliyorlar; böylece daha alımlı/genç/canlı/esnek/ışıltılı ve de erotik hâle geliyorlar… Söylemeye gerek belki yok ama bu durum tüketim toplumu’nun veya neo-liberalizmin piyasa ideolojisine cuk! oturuyor. Yaşlı bir model hareketli piyasada görüntüsü dışında hiçbir şey sunamadığından, maalesef, sonbahar hüznünü ilham ediyor. Ve ancak/belki yaşıtlarının umudu olabiliyor. Genç modelse bütün yaşlara sesleniyor. Çocuklar, ergenler onları model alıyor. Orta ve ileri yaşlılar asla dönemeyecek oldukları gençliği acı bir imrenmeyle seyrediyorlar. Her yaş gurubu potansiyel seyircisi ve/veya alıcısı oluyor genç modellerin. Podyum denen vitrinde de bütün vitrinler gibi câzibe zorunlu… Dram sanatının popülist örneklerinde de dramatik yapı genç modellere giydirilerek, aynı moda piyasasında olduğu gibi, bir alımlılık yakalanmaya çalışılıyor… Bir vakıfın davetinde, bir hayır kurumunun toplantısında, bir aile ziyaretinde genç insanlar benzer algılamaya hizmet edecek şekilde görevlendiriliyorlar… Orta ve ileri yaşlılarsa zaten hazan içindeler… Kapitalizmin zihne zerk edilmiş mantığı sokaktaki, hastanedeki, evdeki yaşlıyı görünmez kılıyor… Kullan at ideolojisinin “kullan” kısmında gençler, “at” kısmında yaşlılar…."Tut” kısmında da çöplük…

05 Temmuz 2009 Pazar

İlerleme Nedir, Ne Değildir?

Şuraya bakınız...

03 Temmuz 2009 Cuma

Hava bedava Suya Zam

İstanbul'da suya yüzde on beş zam gelebilirmiş. Neden çünkü suyun en çok kullanıldığı dönemdeyiz. Doğal gaz fiyatı niye indirildi? Çünkü doğal gazın en az kullanıldığı dönem yaz dönemi. Kış döneminde demek ki doğal gaza zam bekliyoruz. Suya da indirim.

Ama suyu ve doğal gazı Sabancı, Koç da kullanıyor asgari ücretli Ali Bey'de. Peki bu zamlar kime zarar veriyor?

Bildik bir denklem değil mi? Niye söyleyip duruyoruz değil mi? Bırakalım ne olacaksa olsun değil mi? Biz küçük burjuvalar, küçük burjuvalaşmış emekçiler idare ediyoruz nasılsa, değil mi?

30 Haziran 2009 Salı

Kibir

.


Sivas Katliamı sonrasındaki tutumuyla beni bir kez daha alt üst eden İsmet Özel'in 'ajit-prop muhabbet'ini dikkatle seyredin... Kimin ve neyin sözcülüğünü yapıyor... Sırtını ırkçılığa yaslayan artık genel olmuş Özel'in metamorfozu inanılmaz... Bu kibir anlaşılmaz... İsmet Özel'in konuşmadığı zamanlarda sakalını sıvazlayışına, konuşanları küçümseyişine, ben hepinizin üstündeyim şemaliyle uzaklara dalıp gidişlerine ayrıca dikkat edin lütfen... Hani insanlarımız tartışırken genellikle söyleyecek bir şey bulamaz da sadece ağız burun bükerek, gıcık gıcık sırıtarak, ağzı burun büzerek bir tür haklılık tavrı sergilerler yaa, aynen o... Şuraya da bakılası...

BEN ŞİMDİ BİRAZ

.
Ben şimdi biraz da
Senin için görüyorum;
Gökyüzünün parlak
Bakış seken mavisini.

Ben şimdi biraz da
Senin için duyuyorum;
Gecenin o sarsak
Yokuş çıkan ezgisini.

Ben şimdi kanayarak
Senin için yaşıyorum;
Sazan derisi gibi
Günlerimi külle soyarak.


Metin Altıok/Sivas'ta katledildi.
.

29 Haziran 2009 Pazartesi

ÇİÇEKÇİ KIZ

yalova termal yolunda
çiçek satan çiçekçi kız
saçlarına papatyalar
takmış
şarkılar
söylüyor bir yandan.
kederli şarkılar

haydi
çiçeklerim var.

bunlar küpe çiçeği
boynu bükük
ülkem
gibi.

bunlar mor
beyaz
kartopu
çiçekleri

karayazılı
erguvan

üzerlerine bulaşmış
abilerimim kanı.

bunlar zebra çiçeği
bayım,
hiç
görmediniz mi

taşır aynı gökyüzünde

hem umutlu ayçayı
hem karanlık bir güneşi

ama sizin gökyüzünüz
var mı ki.

çiçeklerim var
çiçeklerim

ya küsmüş sardunyalardan
almaz mısınız

pembe açar
pembe düşler için

düşleriniz var mı ki.

yalova termal yolunda
çiçek satan çiçekçi kız
saçlarına papatyalar
takmış
şarkılar
söylüyor, tehlikeli.


Behçet Aysan/Sivas'ta katledili.
.

28 Haziran 2009 Pazar

Aşkın Divânesi

Aşkın divanesi Mecnunum amma
O dosttan bir haber verenim yoktur
Can ile canana vurgunum amma
Rahmedip hâlımı görenim yoktur

Câhil değil hakikâti bilirim
Ölü gider sağ olarak gelirim
Anlayana doğru haber veririm
Lâkin cevherimi bilenim yoktur

İnsanlık yoluna kılmışım karar
Ali evladına vermişim ikrar
Vara yok deyip de edemem inkâr
Akarsu’yum bunu bilenim yoktur

Muhlis Akarsu/Sivas'ta katledildi.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Sivas Katliamı Belgeseli

26 Haziran 2009 Cuma

Bedene Saygı

.
Bedenin aklımızdan bağımsız bir aklı vardır... Biz o aklın nasıl işlediğini anlamak için biyomekanik ilkeleri araştırırız; kaslar, eklemler ve sinirlerin tek tek işlevlerini, yapılarını anlamaya çalışırız... Bedeni anlamaya çalışanların beden aklı zayıflar... Zira anlamak çabası bedeni durdurur... Duran bedenin aklı geriler... Hareketli görüntüsünü izleyeceğiniz kişinin beden aklı öylesine gelişkin ki tereddütsüz/kararlı hareket etmekte... Seyircilere önerim bu kişiye hayranlık duymak yerine bir varlık olarak bedene saygı duymalarıdır... Ek olarak kahramanımız sırtında çocukla tırmanırkenki durumuna dikkat çekmek isterim ki sırtında çocuk varken çok daha mütereddit olduğunu göreceksiniz; zira o sırada beden aklından ziyade sosyal aklı (süperegosu belki) çalışmaktadır...

(Bu görüntüyü bana gönderen lise arkadaşım Gülçin'e çok teşekkür ediyorum)

video
.

Eksik*

şimdi nerdesin, kolları budandıkça kollar
başı vuruldukça başlar fışkıran orman
seni gölgenle mi yaktılar


uçurtma: düş idi, ruhum: uçman,
ip: şiir idi, rüzgâr: okyanusun dişi sırtını çıldırtıyor ve
göğ, kırılan cam sesleriyle dökülüyor idi, akşam:
vurulmadan düşen av, ey üzünce belenmiş akıl!
onurlu rıhtımlar boyu ılgardı yelkenleri al atlar...
yüzlerini tarasın dursun uykusuz işliğinde bir ozan,
kaptansız çetelerin düşük manalı yüksek dalgalı saçlarında
sahih yalanlarla karılmış deste deste adamlar,
kara bayraklara işerdi, sereni kan, dümeni kan!
buldukları gibi kaçtılar haritanın ikizini, ben de
sözün geniş göğsüne defnettim kurtuluşun defnesini
kopacak kalınlaştığı yerden tayfunlar, boranlar
doğacak buruşuk bezelye suratlı çocuk iki nehir ortasından
uçmadan konan kuş, ey sağılmış dul yürek!
ırgalar idiysem zaten kırılmış sihirli maskeleri
kırçıllarına çarpıldığım ip inceldiği yerden kopar
derununa döner hortlaklar, mavi kordelalarıyla evcil kitaplar
devrim içre tek bırakılır kenar süsü kelebekli cam
kör koyan aydınlık, en yönsüz ilerleyişler çağı!
atılmış oyuncakları gerer de kasnağına dal elleriyle gece
nakşolur tarihe kağıttan direnişlerle endâm

1993





*: Sivas’ta yakılarak katledilenlerin anısına yazılmış ve Sombahar şiir dergisinde yayınlanmıştır.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Yıkık Bir Likya Kalesi’nde

.
çimen sesi yazısız resimsiz
soluk lâmbanın ve hayâlin
verandada kendini ışıtan sesi
gece! misafir göğsümüze
en yakın en yalın evimizde
ağzını şıpırdatıyor deniz

oradalar bay ve bayan kuş
karmaşan seslerin tüneğinde
kirece batmış taş duvarların
rahminden bir anıyı doğuran
aklı anlamla doyuran yerinde
kökleri havalanıyor zeytinlerin
rustik bir bilmeceyi çözüyor
adımlarımız yokuşlarda

beklediğimiz kimse yok
bekleyenimiz de

başımızda fesleğen hâreleri
düşlüyoruz kokusunu düşünmenin
ve güzelliğini, geçmişin
o yok tanrılarına benziyoruz
kendimize
kaybedip bulduğunuza

hiç susmayan cırcırböceklerin
ve kalplerimizin kurmacasında
kendimiz oluyoruz, kendimiz
başkası sandığımız, insanlar
gülümsüyor boş mezarlarında


üstümüze basıyoruz yürürken
bulanıyoruz tozumuza
hatırlamak istemiyoruz bunu
deniz olduğumuzu çakıl
bulutağaçböceksel olduğumuzu
bir zamanlar unuttuğumuzu
hatırlamak istemiyoruz
kalender kalebentlerini şehrin

yeşilkırmızıbibalık içimizde
dönüyor, dönüyor
kanırta karıştıra içimizi
şeytan minareleri, kestaneler
bira kutuları, kırık kadehler
pirzola kemikleri, kahkahalar

gerçeği örtüyor oyun
hatırlamıyoruz onu da
oynuyoruz
çakıllarla korkuyla
kıyıya kaleler yapıyoruz
bayrağımızı dikiyoruz surlarına
.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Baba

.
Bu yazıyı yazabilmem için üç yıl geçmesi gerekiyormuş. Çünkü ne zaman yazmaya başlasam…

Baba… Anne gibi iki hece… Bebek sözlükçesinden ergenliğe ve sonrasına kalan ender sözcüklerden…

Babamın gözleri 2006 Eylül’ünde tabiatın, kimi akrabalarının ve fakat en çok da hekimlerin ve bütçedeki payı âşikar T.C. Sağlık Sistemi’nin dahliyle yumuldu. Yetmiş dört yaşındaydı. Daha da yaşamak isterdi. Üretmekten başkasını bilmeyen elleri yeterince işlemediği için küstü. Yitti.

Babamı pis mi pis bir hastanede, Cerrahpaşa’da, Profesör Muzaffer Sarıyar denen makamındaki gömme dolaplarla ve güzel konuşmayla kafayı bozmuş kişi evladının cerrahi servisinde dört ay boyunca kibirli hekimler, hemşireler ve hastabakıcılarla uğraşarak; günlerce uyumayarak; koca tıp okulunun içinde koşturarak; hekimlik, hemşirelik ve hastabakıcılık yaparak sevgilimle birlikte korumaya, var kılmaya çalıştık.

Sırf hasta, güçsüz olduğu için kişilere saygısızca davranan, onlardan çıkar uman, onları tanımayan herkese haddini bildirmeyi vazife saydım. Güçlünün güçsüzü yediği bir vahşi ormandı Cerrahpaşa. Bâzen aslandım bâzen baykuş. Ama aslen ceylandık ya çaktırmamaya çalıştık sözüm ona.

Neyzen’in “Bu mudur insan diye halk ettiğin eşşek sürüsü..” veya “Bir hazakatzedeyim, midemi tıp tepti benim /Kırk katır tepse yıkılmazdı bu muhkem bedenim/Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı, bere/Bir mezar oldu vücut, sanki etibba haşere/Hastane sanarak çok yere girdim çıktım/İbret aldım oralardan da canımdan bıktım.” dizeleri uyarınca azab-ı mukaddes’e daldım.

Ameliyat öncesi ilaç kontrolünün doğru dürüst yapılmamasını ve bendenizin bilimsel uyarısıyla ameliyatın ertelenemesini mi istersin; “Kar yağdı arabam kayar diye korkup gelemedim.”, diyerek profesörün ameliyatı on beş gün sonraya ertelemesini mi istersin; ameliyattan sonra say say bitmez bakım hataları mı istersin… Ve dört ay boyunca kirli kalan, yoğun stres yaşayan bir hasta mı istersin? Ne istersen orda. Cerrahpaşa’da Muzaffer Paşa’nın kürsüsündeydi.

Şimdi nerdedir o bilmem. Dilerim kendi servisinde yatar hasta olunca. Dilerim bütün devletlüler o Cerrahpaşa’da yatarlar hasta olunca. Ama daha önce yazamadım işte. Zira önümdeki tuşları yahut parmaklarımı kırabilme ihtimalim vardı. Bu konuyu her yazmaya kalktığımda ellerim titriyor, bedenim sarsılıyor, gözlerim kan çanağına dönüyordu. Nitekim babamın ölümünü müteakiben bir sabah kan tükürmeye başladım. Kızılcık şerbeti dedim önce. Meğersem ince hastalığa tutulmuşum.

Can eriği lezzetindeki Can Yücel’in bu “…Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için/Açıldı nefesim, fikrim, canevim/Hayatta ben en çok babamı sevdim.” şeklindeki kucaklamaklı dizelerini ben yazaydım keşke.

Babamın ellerinden öpmedim hiç. Babam el öptürmezdi. Farklı algılardık hayatı. Ama benim algıma sığmaya çalışırdı. 1990’ların ilk genel seçimiydi. Baktım yeşil daktilomla bildiri yazıyor. Haaa! Sandığa oy yerine bildiri atacak. Durumu görünce “N’apıyorsun baba?” dedim. Cevap vermedi. Küfür ediyordu takada tukada. “Ya yakalanırsan?” dedim. Bu sefer yüksek sesle küfür etmeye başladı. Sustum. Hangimiz sinirlenirse diğeri susardı. 12 Eylül darbesinin ardından komünistlere kızan, “Benim oğlum komünist olursa ipini kendim çekerim.” diyen babam seksenlerin ortasına gelindiğinde, köşede üst üste tozlanan yasaklı kitaplarım için bana bir kütüphane yapmıştı. Baş ucuma da bir göz lambası. Ve çalışma masama da şık bir ampul bulmuş, takmıştı.

Varoşlarda sokak tiyatrosu yaptığımız seksenli yıllardı. Babam gizlice gelip o klasik sessiz film çeken kamerasıyla bizim oyunu baştan aşağı kaydetmişti. Polis gelip beni sorunca, karakola benim yerime gitmişti.

Birgün Göztepe Karakolu’nun nezarethanesine düştüydük arkadaşlarla. Babam kahkahalar atarak nezarethaneye girince dudaklarım kulaklarıma doğru uzamıştı. Arkadan da annem ve teyze kızı. Poğça kurabiye yapıp getirmişler. Polislerle birlikte yediydik. İnanılmaz, tuhaf bir sahneydi.

Anlıyorum ki bu yazı bitmez. Anlıyorum bir kez daha babam hakkında bir şey anlatamadığımı.

Babamı yitirdikten sonra babam ithaf ettiğim kırk şiirden oluşan KIRK adlı bir şiir dosyası oluşturdum. Açık Koyu’da bu dosyadan bazı şiirler yayınladım daha önce. Bir tane daha:


Babama Sabah Duası


Melâli yürütürdü onu
Gülüşü bir ağlamaktı
Elleri erkekti ekerdi
Tutardı elleri dişiydi
Gücü öfkeye gömülü
Öfkesi üstüne örtülü
Yırtar atardı kendini
Küldü cüzüm sanırdı
Okurdu yaprak yaprak
Yazardı gül dikenine
Gören bahçeye şaşar
Gözünün acı yeşiline
Kendi bilmez melâmi
Ağrısa bağırmaz canı
Yetmişlik bîmarangoz
Çardak çatar asmadan
Üzüm akar manâdan
Bilmez kalbi kimindi
Def’nedildi Servet’le
Serdi geldi zenaatkâr
Sırroldu gitti sâfiye
.

19 Haziran 2009 Cuma

Güzelleştiren İpuçları

Geçenlerde bir arkadaşın gönderdiği “gündelik yaşantınızı güzelleştiren bazı ipuçları” başlığıyla otuz pratik öneri powerpoint formatında posta kutuma düştü. Bu önerilerden on tanesini beğendim. Beş tane de ekledim.

Bu tip metinleri ufuk açıcı bulmasam da dostane, sıcak bir hatırlatma, fısıldama biçimi olarak hoş buluyorum.


1. Her gün 10-30 dakikalık bir yürüyüş yapın ve bunu yaparken gülümseyin.

2. Her gün en az 10 dakika sessizce oturun.

3. Sabah uyandığınızda aşağıdaki cümleyi tamamlayın, “Bugünkü amacım …"

4. 70 yaşın üstünde ve 6 yaşın altında olanlarla daha fazla zaman geçrin.

5. Uyanıkken daha fazla hayal kurun.

6. Her gün en az üç kişi güldürmeye çalışın.

7. Daha fazla gülün ve kahkaha atın.

8. Kendinizi çok ciddiye almayın

9. Her tartışmayı kazanmak zorunda değilsiniz.

10. Nasıl hissederseniz hissedin, kalkın giyinin ve dışarı çıkın.

+

11. Dünyanın öbür ucunda ne olduğunu da öğrenin.

12. Mağdur, mazlum, mahpus, zayıf, hasta olanlara ince davranın.

13. Özür dilemekten çekinmeyin.

14. Hissettiklerinizden utanmayın.

15. Ağaçlara, insanlara, hayvanlara, eşyalara dokunun, temas edin.

12 Haziran 2009 Cuma

Toplum ve Birey

İki kişi bir araya gelip toplumla bireyin çatışması üzerine sesli düşünüyor, söyleşiyorlar. Tribünleri yok. Yalnızlar. Bu yüzden alıngan değiller; konuşmaları en fazla nâzik, anlayışlı bir tartışma düzeyine tırmanıyor. O da tırmanırsa. "Yok onu demek istemedim." lerden "Kusura bakma yanlış anlamışım."lara varan bir uzlaşı zeminindeler. Birbirlerinin kırılma noktalarını zorlamıyorlar. Al gülüm ver gülüm sohbet sürüyor. Fakat az öteden geçen biri için -ki iki kişiden birinin onunla önceden bir husumeti vardır- rahatça kırıcı yargılar üretebiliyorlar. Hatta ikiye karşı bir oldukları için öteden geçen yarın yakından geçse gene aynı seviyedeki yargılarını bu kez yüzüne haykırabilirler bile.

Bu durumda dün az öteden, bugün yakından geçen, kırıcı yargılara maruz kalan birey; al gülüm ver gülümcüler ise toplumdur.

Osmaniye'ye

Hayırlı uğurlu olsun...

11 Haziran 2009 Perşembe

Sergi Duyuru

Tûtînâme

.
Tûtî papağan yahut dudukuşu demek. Tûtînâme de papağannâme yahut dudunâme...

Binbir Gece Masalları formatındaki bu eserde dudukuşumuz -bu divânın şehrazatı- sahibi tüccarın yokluğunda karısı Mah-ı Şeker'e hikâyeler anlatıyor...

Hikâyeleri Can yayınları basmış. Türkçeleştirense anıtsal şairimiz Behçet Necatigil...

Hikâyeler içinde Dülger ile Kuyumcunun hikâyesi pek mânidar geldi. Özetleyeyim...

Kuyumcu ile Dülger dostça işlerini yürüten iki esnaftır. Fakat bir gün işleri bozulur. İflas ederler. Düşerler yola; şanslarını batıda aramaya. "Putperestlerin" diyarlarına kadar giderler. Ama müslüman olduklarını gizlerler. Kâfirlerin dini konusunda -nasılsa- bilgilidirler. "Kâfir" dinindenmiş gibi davranırlar. Ona göre giyinirler, davranırlar. Öyleki kâfirler onların keşişliğinden kuşku duymaz. Hatta onların dindarlığına saygı duyarlar. Hatta dülger put yapıp kâfirlere satar. Dülger ile kuyumcu kâfirleri pek güzel kandıra kandıra Konstantiniye yakınlarına kadar gelirler. Ama aslında yol boyunca karşılatıkları irili ufaklı altın putlardan etkilenmektedirler. Nihayet bir kilisede yerleşirler. Asıl amaçları ise, bu kilisedeki som kızıl altın bir putu çalmaktır. Bir gün kıral halkını yemeğe davet eder. Bizimkiler sofuca davranıp gitmezler. İbadeti eğlenceye yeğlediklerini söyleyerek davete icabet etmezler. Herkes onlara hayranlık duyar ama gene de kıralın davetine giderler. Kuyumcu ile dülgerde kilisede yalnız kalır nihayet. Ve bi güzel, kızıl altından putu alıp bir yerlerde toprağa gömerler. Diğer rahipler dönüp de putu yerinde göremeyince basarlar yaygarayı. Birbirlerini suçlarlar. Kuyumcu ile Dülgerse günahları yüzünden putun buralıları terk ettiğini iddia ederler. Sofuluklarından sual olunmayan iki kafadarımızın putu çaldığını kimse düşünemez tabi. Gel zaman git zaman iki kafadar bu günahkar ülkede duramayacaklarını söyleyerek ayrılırlar. Ayrılırken de gömdükleri yeri kazıp putu çıkarırlar. Ülkelerine dönüp putu erite erite, hayatın keyfini sürmeye başlarlar.

Anlatı burda bitmez. Ama buraya kadar olan kısmı bile ibret doluyken anlatıcı hiçbir surette dülgerle kuyumcuya eleştirel yaklaşmaz. Metnin üslûbu alttan alta kâfire ne yapılsa müstahâktır fikrini yürütür. Yalan, talan, riya -kime karşı yapıldığıyla ilglili olarak- 'adeta olağan, mübah sayılır. Anlatının bundan sonraki bölümünde de geriye dönük bir düzeltme yapılmaz. Aksine olaylar giderek daha kirli bir hâl alır. Altının varlığı iki 'arkadaşın' arasını açar. Birbirlerini kazıklarlar, birbirlerinin ailelerine zarar vermeye kadar götürürler işi...

Meraklısı dahasını okur. Ama ben "Ne bu yaaa!" diye kaldım okurken...

Bu hikâye rahatsız etti beni... Anlatıcı dudukuşu'nun genelde yalana verdiği prim de dikkate değer...
.

10 Haziran 2009 Çarşamba

"Polis aracında cezalandırma var."

.
Bugünkü Radikal'de verilen habere göre, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, üç ayrı olayla ilgili olarak inceleme yaptığı Beyoğlu Emniyeti’nde ‘işkence ve kötü muamele’ uygulandığı kanaatine ulaşmış. Komisyon, kişilerin ‘polis araçlarına bindirilerek’ cezalandırıldığı kanaatiyle Emniyet Müdürü Yusuf Yüksel’i eleştirmiş. Komisyon'un raporu şöyle:

* Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü görevlileri, hukuka aykırı olarak, şahısların polis araçlarına bindirilerek sorgulanmalarının hatta cezalandırılmalarının tercih edildiği, bu işlemin idari bir pratik haline getirilmeye çalışıldığı endişesi ve kanaati uyanmıştır.

* Hukuki düzenlemelere karşın son dönemlerde bazı kamu görevlilerinin kötü muamele ve eziyet (işkence) suçunu oluşturacak eylem ve davranışlar içinde olduklarına dair iddialar ve olaylar gerçekleşebilmektedir.

* Polis görevlileri asayişi sağlamaya değil, kendi intikam duygusunu tatmin etmek için asayişi yok etmeye çalışan biri haline gelmemelidir. Asayişi sağlamakla görevli olanların ihkâk-ı hak sayılacak fiil ve davranışlarda bulunması kabul edilemez.

* Komisyonumuzda, polis memurlarının eylemlerinin soruşturulmasında gerekli hız ve özen içinde hareket edilmediği, şiddet eylemlerinin sorumlularının bu şekilde neredeyse bir cezasızlıktan yararlandırılmakta olduğu kanaat ve endişesi mevcuttur.

* Beyoğlu Emniyeti’nde bir yönetim zafiyeti kendini göstermektedir. Emniyet Müdürü Yusuf Yüksel, olayları etkili bir biçimde araştırmamış, yardımcılarına konuyu araştırttığını ancak hiçbir görevlinin bu olayları kabul etmediğini söylemiştir. Hiçbir görevlinin bu olayları yapsa bile kabul etmeyeceği gerçeğini ilk başta Emniyet Müdürü Yusuf Yüksel bilmelidir.

Şimdi bu rapora göre dava açılması, soruşturmaların başlaması mı gerekiyor? Yoksa Yusuf Yüksel eleştirildiğiyle mi kalacak? Ya da yurttaş olarak bizler sadece bakacak mıyız? Eğer bakacaksak yarın ihkâk-ı hakka maruz kaldığımızda bize de aynen böyle bakacaklar.

............................

Öte yandan işkenceyle yaşamını yitiren Engin Çeber'in mahkemesi devam ediyor. Birgün'deki habere göre son duruşmada, dinlenen tanık, bilirkişinin ‘gardiyanların tehdit içerikli konuşma yaptıklarını dudak okuması ile saptamadık’ raporunu yalanlamış... Adeta polis ablukasında görülen davada, müdahil avukatlarından Kemal Aytaç, silahlı polislerin duruşma salonunu terk etmesini istemiş...

09 Haziran 2009 Salı

"Yurttaşını Koruyamayan Devlet"

.
"AİHM aile içi şiddet konusunda Ankara'ya karşı açılmış ilk davayı sonuçlandırdı. Mahkeme, Türkiye'nin şiddet gören bir kadını, savcılığa başvurduğu halde, kocasından koruyamayarak ayrımcılık yaptığına hükmetti. Bu yüzden Türkiye'nin, Nahide Opuz adlı vatandaşa 36 bin 500 Avro ödemesine karar verildi. Türkiye AİHM'de, aile içi şiddete karşı yurttaşını koruyamadığı gerekçesiyle ceza alan ilk ülke oldu."

Berikine sorsanız, "AİHM'nin Türkiye'yi bölmek için bu kararı vermiş."
Öbürüne sorsanız, "Bi sorsunlar bakalım adam kadını niye dövmüşmüş?"
Diğerine sorsanız, "Kadını dövmenin Kur'an-ı Kerim'de yeri var."
Gerikine sorsanız, "Devletin bi bildiği vardır. Savcılık bu işe el vermemişse bir sebebi vardır."
Ya da hep bir ağzıdan, "Ben bilmem kocam bilir."

Kadını sadece anne ve evin hanımı olarak tarif eden; kadına mesleki gelişimi, yöneticiliği, özgür yaşamı fazla gören aklın saltanatına minik bir fiskedir bu karar.

Medeni Kanun, en 'medeni' hâline AKP hükûmetinde kavuştu. Bu gerçek. Ama bu karar da bir gerçek. Kadınlara yönelik şiddet önlenemez bir hızda sürüyor.

Bu konuda Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat tarafından hazırlanan Türkiye'de Kadına Yönelik Şiddet adlı bir çalışma var. Ekşi Sözlük'de de dikkate değer yazılar var konu hakkında. Kadınların ve ilgili erkeklerin bilgisine.

08 Haziran 2009 Pazartesi

Pazartesi Pazarı

.
Bugün pazara gittim... Üstümde Che tişortum -geçen yıl bu tişört yüzünden vapurda az daha olay çıkıyordu-... Che'nin resminin altında revilation yazıyor. Aynen bu renkte. Erik kiraz badem bakla enginar falan bakıyorum. Kokular içinde yüzüyorum falan. Ucuz hemi de güzel kirazların bulunduğu bir tezgaha yanaştım. Bir kilo kiraz aldım. Bir kilo da can eriği. Tezgahın arkasındaki sordu, "Abi sen nerelisen?" Şaşırdım, "İstanbullu'yum." dedim. Beriki, "Neresinden?" diye sordu bu sefer. Hayda Atilla Maydaa!.. Saflığım tuttu, "Fatihli'yim." dedim. Doğduğum yer. Arkadaşlar arkada kasalardan sofra yapmışlar yemek yiyorlar bi yandan. Dayanamadım ben sordum, "Birine mi benzettiniz?" "Yooo! Ama o üstündeki Çe Guvera var ya! İşte o abimiz olur! Acaba kübalı mısın diyerahtan sorduyduk da! Sakın yannış anlama ha!" Vay anasını sayın seyirciler... Sonra başka bir tezgahta başka biri doğrudan muhabbete girdi, "Abi adamın adını yanlış yazmışlar.", "Hangi adamın!", "Ne yaziyor orda?.. Revi... Ha o yanlıştır vallaha bak... Doğrusu Çe Guvera'dır."... "N'oluyoz lan!" dedim kendi kendime. Birden bire pazarın en popüler adamı oldum. Tek tek basaraktan bâde süzerekten eve döndüm...
.

07 Haziran 2009 Pazar

İstasyonda Çılgın Dans

.

Insane Belgian Train Station Dance - Watch more Funny Videos
.

Bizdeki kısmi versiyonu şu haberde...

05 Haziran 2009 Cuma

Şov Toplumu - XI

.
Kadıköy-Karaköy vapuru. Açık kısım. Akşam üstü. Bir çift. Sarmaş dolaş. Erkek kızın omzuna başını yaslıyor. Kız oğlanın başını çenesinin altına alıyor. Gözlerini sımsıkı yumarak, son derece abartılı bir ifadeyle, "Allaaaam! Ne kadar bahtiyarım!!!" cümlesini kuruyor. Sanki o abartılı ifadeyle ruh hâlini seslendiriyor. Herkesin yaşadığı şeyi apaçık bilmesini/görmesini istiyor. En temiz deyişle, herkese durumu göstermek istiyor. Oğlan? Oğlan da kız kadar abartılı ifadelerle sevgilisine olan aidiyetini "Mırıl mırıl" dillendiriyor. Ve büyük olasılıkla bizlerin yani bu çifte bakanların , "Aman Allaaam! Ne bahtiyarlar! Ve biz ne bedbahtız. Çünkü böyle bir aşk yaşayamadık." izlenimine sahip olmamız bekleniyor.

O da ne? Aradan beş dakika geçmiyor ki kız oğlana kızıyor. Oğlanı itip başını deniz tarafına çeviriyor. Hûlyalı gözlerle yakamozları seyrediyor. Oğlan sırnaşıyor. Fakat kız ödün vermiyor. "N'oldu yaaa?" diyoruz içimizden. Kız düşman gibi bakıyor oğlana. "O bahtiyar, ölümsüz aşka ne oldu?" İşte buraya kadar. Belki de kız oğlana "O rugan ayakkabıları istiyorum." dedi. Oğlan da dalgınlıkla, "Ama o ayakkabılar senin ayakların için çok fazla kibar." deyiverdi. Ne olduğuna değil de nasıl bir izlenim bırakacağına hayati bir önem veren kız da, bu lâfa küstü. Oğlan, ilişkinin ölümüne yol açacak bir gaf yaptı.

Ama yine de soruyorum bu kadar büyük bir aşk küçük bir gaf yüzünden zedelenmeli miydi? Zedelenecek idiyse ne gerek vardı devlerin aşkı pozuna?

Vapur yanaşıyor. Çift, soğuk, kalkıyor. Oğlan kızın elini tutmak istiyor. Kız elini haince çekiyor. Haince diyorum çünkü oğlana acıyorum. Sanki karşımda, öyle ayak üstü bir "soap opera" oynanıyor.

Gerçek olmayan, poz, şov olan şeylerin saltanatı orta sınıfın/halkın hayatında çok uzun sürmez, tezim güçleniyor. Gerçek olmayan, poz, şov olanı yönetici/egemen sınıflar her ne kadar halka yuttursa, kanıksatsa da.

Gerçek olmayan, poz, şov olan, entrikalarla dolu bir hayat halkı etse etse kararsız, şaşkın ve rezil ediyor.

Yukardaki çifti vapurdan indikten saatler sonra düşünüyorum yeniden. Bir şablonu bedenlerine giydirmeye çalışıyorlardı. Ama oturmadı üstlerine. Çünkü gerçek tek değil. Milyarlarca. Ama izleyicisi oldukları her ne ise, bu gerçeği saklıyor onlardan.
.

04 Haziran 2009 Perşembe

Penguen / Kapak - 349

02 Haziran 2009 Salı

Cinlerin Masalı

.
Ses Kumpanyası ve Masal Ağacı'nın ortak üretimi bir yapım. Cücü anlattı, ses tasarımını Deniz Koloğlu gerçekleştirdi... Yalnız on dakikalık bir konsantrasyon gerektiriyor... Bir kahve, bir çay yahut bir bardak süt ile iyi gidebilir.

.

.

01 Haziran 2009 Pazartesi

Vurun Kahpeye

.
Kali Rind Serbest Yazarlar'da "Ey Devlet!" başlığı altında devletin kaybolup giden/kaybedip durduğu çocuklarına sahip çıkmayışına serzenişte bulunan bir yazı yazmış. Devletten babalık değil annelik bekleyişini dile getirmiş. Üslûpça alışık olmadığımız ağırbaşlı aynı zamanda hakkı-nı inatla arayan ve mürekkep yalayan taife ile halkın arasında bir uçurum olduğunu aşılayan fikriyatı ufalayan bir yazı olduğu notunu da ekleyerek yazının bana ilham ettiği şeye geçeyim hızla.

Devletin yani mülkün yani üzerinde yaşadığımız yerin -bu kavramlar iç içe bu coğrafyada- sahipleri çoktur. Herkes bulduğu en küçük alanı sahiplenir ve o alanın sahibi/devleti/mülki amiri olur. Sahipsiz bir alan neredeyse göremezsiniz. Sokaklar, caddeler, mahalleler, kumsallar, koylar, tepeler, dere yatakları parsellenmiştir. Simitçiler, midyeciler, kokareççiler, tebrik kartçıları, pilavcılar, börekçiler, taksiciler, torbacılar alanları, noktaları sahiplenmiştir. Delikanlılar, abiler, babalar, çeteler alanları sahiplenmiştir. Bu sahiplenilen alanlardaki davranışlar, sözler, üretim tüketim ilişkileri mahalli sahiplerce belirlenir. Mahalli sahipler mülkün bir parçası olduklarını dile getirerek mülkün sahibine, devlete biat ederek işlerini yürütürler.

Vurun Kahpeye romanı bir yanıyla bu manzardan bir detay gibidir benim için. Hacı Fettah ve Hüseyin Efendiler mahalli sahiplerdir. Statüleri uğruna her türlü kirli ilişkiye girer ve gelecekteki Cumhuriyet Türkiyesinin göz bebeği Aliye Hanım'ı parçalarlar. (Şu günlerde bu metnin neleri çağrıştıracağını biliyorum. Ama kastım o değil. )

Vurun Kahpeye -ve hatta Yaban- izlekleriyle Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bağımsızlığını hayal ederken öte yandan mahalli zorbalardan da kurtuluşu dilemektedirler. Yani bir bakıma bugün yöntemleri, darbe bağımlılıkları, ayırıcı söylemleri ile gerici görünen ulusalcılık o zaman ilerici, bütünleştirici, halkı mahalli zorbalardan kurtarıcı ve tabi ilerici bir hamledir.

Zurnanın zırt dediği nokta şurasıdır. Ne ki mahalli zorbalar/alan sahipleri/'mülki amirler' hâlâ yaşıyor ve zorbalık yapıyorlar.

Taksim'de arbasıdan pilav yediğim şura'lı gence soruyorum,

"Ben burada pilav satsam n'olur?"
"Önce uyarırız abi. Dinlemezsen artık sen bilirsin."

Kah kah kih kih sohbete devam ediyoruz. Taksim'deki tüm pilavcıların şura'lı, midyecilerin bura'lı olduğunu söylüyor. Hepsinin akraba olduğunu da ekliyor. Daha önce çıkan kanlı kavgaları anlatıyor. "Yasa yok mu? Devlet yok mu?" dediğimde gülüyor. Gülüşüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlılığını dile getiriyor sonra.

Bir köye veya kasabaya gidiyorum. Kahveden içeri giriyorum. Bir iki gün içinde mahalli zorbalar peydah oluyorlar. Köyün, kasabanın ilgisini çeken bu yabancı da kim diye merakla gelip karşına oturuyor ve ne söylersem tersini iddia ediyorlar.

Şehrin sokaklarını daha fazla anlatmaya hiç gerek yok herhalde. Yalnız şu notu düşmeliyim Paris'in banliyölerinde de bizim mahallerimizdeki racon kesen delikanlılarımızdan var: Apaşlar. Üzerlerine yazılmış çizilmiş fakat görünce daha dehşet verici oluyor zira Kocamustafapaşa'lı bir gençle Montmartre'lı bir gencin racon kesişi nerdeyse ikiz.

Kıssacası Ulusal Devlet olma hâlinin dış tehdiltlere karşı değil sade iç tehditlere karşı da -bütünleşik bir güçle- bir örgütlenme olduğunu anlamamız istenir hep. Her fırsatta bu vurgulanır. Ne ki o çok önemli güvenlik mevzuu açısından hâlimizi yeniden gözden geçrimemiz gerekiyor. Çünkü devlet deyince neyi, kimi anlamamız gerektiği konusu hâlâ çok karışık. Kendisini devlet adına görevlendirip acı ve kan üretenler hâlâ inkar edilemiyor. Hayır Ergenekon'a bir gönderme yapmıyorum.

Matruşka!

28 Mayıs 2009 Perşembe

Şov Toplumu - X

Gerçekleştirmenin yerini göstermeye bırakışıdır. Kendini etkinliğine kaptırarak iş üreten usta yerine, sürekli işinin açmazları, zorlukları, riskleri üzerine gevezelik eden, yakınan ve ortaya bir iş yahut temiz/nitelikli bir iş çıkaramayan 'usta'nın şöhret kazanması gibi. Bir yapıyı akılla kanla terle inşa edenler yerine kurdeleyi kesenin şöhret kazanması gibi.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Kütürt

– Komünistler haklı çıktı. Emperyalizm hakketen kötü bi şeymiş.
– Efendim, yovurt mu dedin?
– Haklı çıktınız diyoz haklı!
– Biz de patlamış mısırın davası olmaz diyoz.
– Ha?
– Zıt erenköy!

26 Mayıs 2009 Salı

Küt

– Fark Etmek Yasaktır.
– Neyi?
– Fark etmez.

24 Mayıs 2009 Pazar

Nasıl Olur?

.

Yırtıl masa kırıl akıl

Çünkü çaresizliğe ihtiyacım var

Kokuyla, titreşimle, terle, tenle yaşamaya

Sis, buhu, buhur ve dumanla

Kırık bacağını unutup yürüyen kedi buluttur

Buluttur yuvaya kırıntı taşıyan karınca

Dostum beklentisiz ne güzel ellerin

Hayvanca konuşmak istiyorum

Beni insanlarla yalnız bırakma

Çünkü çaresizliğe ihtiyacım var

Hep değil ara ara bir nabız olalım

Hiçbir şey ummadan öyle boş

Ağlayalım yitenler için

Sefilleşelim, berduş, keş, leş olalım

Anlatma, anlama ama yine de konuşalım

Buluttur sıkı düğümleri çözen karga

Dün peşimi ısıran köpek buluttur

Buzdan ateşten kopup ılışalım

Ellerin ne güzel dostum unutunca

Daha iyi hatırlarız birbirimizi unuttukça

.