.Bu yazıyı yazabilmem için üç yıl geçmesi gerekiyormuş. Çünkü ne zaman yazmaya başlasam…
Baba… Anne gibi iki hece… Bebek sözlükçesinden ergenliğe ve sonrasına kalan ender sözcüklerden…
Babamın gözleri 2006 Eylül’ünde tabiatın, kimi akrabalarının ve fakat en çok da hekimlerin ve bütçedeki payı âşikar T.C. Sağlık Sistemi’nin dahliyle yumuldu. Yetmiş dört yaşındaydı. Daha da yaşamak isterdi. Üretmekten başkasını bilmeyen elleri yeterince işlemediği için küstü. Yitti.
Babamı pis mi pis bir hastanede, Cerrahpaşa’da, Profesör Muzaffer Sarıyar denen makamındaki gömme dolaplarla ve güzel konuşmayla kafayı bozmuş kişi evladının cerrahi servisinde dört ay boyunca kibirli hekimler, hemşireler ve hastabakıcılarla uğraşarak; günlerce uyumayarak; koca tıp okulunun içinde koşturarak; hekimlik, hemşirelik ve hastabakıcılık yaparak sevgilimle birlikte korumaya, var kılmaya çalıştık.
Sırf hasta, güçsüz olduğu için kişilere saygısızca davranan, onlardan çıkar uman, onları tanımayan herkese haddini bildirmeyi vazife saydım. Güçlünün güçsüzü yediği bir vahşi ormandı Cerrahpaşa. Bâzen aslandım bâzen baykuş. Ama aslen ceylandık ya çaktırmamaya çalıştık sözüm ona.
Neyzen’in “Bu mudur insan diye halk ettiğin eşşek sürüsü..” veya “Bir hazakatzedeyim, midemi tıp tepti benim /Kırk katır tepse yıkılmazdı bu muhkem bedenim/Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı, bere/Bir mezar oldu vücut, sanki etibba haşere/Hastane sanarak çok yere girdim çıktım/İbret aldım oralardan da canımdan bıktım.” dizeleri uyarınca azab-ı mukaddes’e daldım.
Ameliyat öncesi ilaç kontrolünün doğru dürüst yapılmamasını ve bendenizin bilimsel uyarısıyla ameliyatın ertelenemesini mi istersin; “Kar yağdı arabam kayar diye korkup gelemedim.”, diyerek profesörün ameliyatı on beş gün sonraya ertelemesini mi istersin; ameliyattan sonra say say bitmez bakım hataları mı istersin… Ve dört ay boyunca kirli kalan, yoğun stres yaşayan bir hasta mı istersin? Ne istersen orda. Cerrahpaşa’da Muzaffer Paşa’nın kürsüsündeydi.
Şimdi nerdedir o bilmem. Dilerim kendi servisinde yatar hasta olunca. Dilerim bütün devletlüler o Cerrahpaşa’da yatarlar hasta olunca. Ama daha önce yazamadım işte. Zira önümdeki tuşları yahut parmaklarımı kırabilme ihtimalim vardı. Bu konuyu her yazmaya kalktığımda ellerim titriyor, bedenim sarsılıyor, gözlerim kan çanağına dönüyordu. Nitekim babamın ölümünü müteakiben bir sabah kan tükürmeye başladım. Kızılcık şerbeti dedim önce. Meğersem ince hastalığa tutulmuşum.
Can eriği lezzetindeki Can Yücel’in bu “…Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için/Açıldı nefesim, fikrim, canevim/Hayatta ben en çok babamı sevdim.” şeklindeki kucaklamaklı dizelerini ben yazaydım keşke.
Babamın ellerinden öpmedim hiç. Babam el öptürmezdi. Farklı algılardık hayatı. Ama benim algıma sığmaya çalışırdı. 1990’ların ilk genel seçimiydi. Baktım yeşil daktilomla bildiri yazıyor. Haaa! Sandığa oy yerine bildiri atacak. Durumu görünce “N’apıyorsun baba?” dedim. Cevap vermedi. Küfür ediyordu takada tukada. “Ya yakalanırsan?” dedim. Bu sefer yüksek sesle küfür etmeye başladı. Sustum. Hangimiz sinirlenirse diğeri susardı. 12 Eylül darbesinin ardından komünistlere kızan, “Benim oğlum komünist olursa ipini kendim çekerim.” diyen babam seksenlerin ortasına gelindiğinde, köşede üst üste tozlanan yasaklı kitaplarım için bana bir kütüphane yapmıştı. Baş ucuma da bir göz lambası. Ve çalışma masama da şık bir ampul bulmuş, takmıştı.
Varoşlarda sokak tiyatrosu yaptığımız seksenli yıllardı. Babam gizlice gelip o klasik sessiz film çeken kamerasıyla bizim oyunu baştan aşağı kaydetmişti. Polis gelip beni sorunca, karakola benim yerime gitmişti.
Birgün Göztepe Karakolu’nun nezarethanesine düştüydük arkadaşlarla. Babam kahkahalar atarak nezarethaneye girince dudaklarım kulaklarıma doğru uzamıştı. Arkadan da annem ve teyze kızı. Poğça kurabiye yapıp getirmişler. Polislerle birlikte yediydik. İnanılmaz, tuhaf bir sahneydi.
Anlıyorum ki bu yazı bitmez. Anlıyorum bir kez daha babam hakkında bir şey anlatamadığımı.
Babamı yitirdikten sonra babam ithaf ettiğim kırk şiirden oluşan KIRK adlı bir şiir dosyası oluşturdum. Açık Koyu’da bu dosyadan bazı şiirler yayınladım daha önce. Bir tane daha:
Babama Sabah Duası
Melâli yürütürdü onu
Gülüşü bir ağlamaktı
Elleri erkekti ekerdi
Tutardı elleri dişiydi
Gücü öfkeye gömülü
Öfkesi üstüne örtülü
Yırtar atardı kendini
Küldü cüzüm sanırdı
Okurdu yaprak yaprak
Yazardı gül dikenine
Gören bahçeye şaşar
Gözünün acı yeşiline
Kendi bilmez melâmi
Ağrısa bağırmaz canı
Yetmişlik bîmarangoz
Çardak çatar asmadan
Üzüm akar manâdan
Bilmez kalbi kimindi
Def’nedildi Servet’le
Serdi geldi zenaatkâr
Sırroldu gitti sâfiye
.