İdeoloji, olaylar karşısında bize/topluma/grubumuza/partimize nasıl davranmamız gerektiğini söyler. Zihnimizi yani olaylar karşısındaki tutumumuzu örgütler.
İdeoloji kuramına dalmak değil niyetim. De biraz kurcalayalım... Örneğin, ideoloji özel olaylar karşısında, inisiyatif belirlememizi engelleyebildiğinden; o anki doğrumuz/tutumumuz ait olduğumuz ideoloji ile çelişebilir. Bu çelişki bizi ait olduğumuz gurupla ayrı düşürebilir. Tutumumuz, bize göre o ân yüzde yüz doğru iken 'yoldaşlar', 'partizanlar', 'ülküdaşlar', 'dindaşlar' tarafından yanlış görülebilir. İdeoloji kişisel, özel durumlara yanıt oluşturamadığı anlarda kırıklanabilir. Hatta zamanla un ufak olabilir.
Tayyip Erdoğan'ın Tekel Eylemi'ne yönelik tanımlaması ki tam bu noktada kişisel bir tanımlama değil, ideolojik bir tanımlama. Ve kırıklanmakta.
Dünyaya patronların gözünden bakan, kendini zaman zaman -belki her zaman- bir şirket yöneticisi gibi gören ve iktidarı boyunca ilk dişli işçi eylemine tosladığında bu eylemi ideolojik sayarak kendi ideolojisini sergileyen Tayyip Erdoğan, burjuva dez-enformasyonunca/medyasınca seslendirilen "İdeolojik suç örgütü!" tanımlamasına atıfta bulunuyor olmalı.
2. Görüngüler bana diyor ki yaşadığım toplumda ilişkileri belirleyen başat kavram 'sadakat' yahut 'sadakat beklentisi'dir.
Sadakat beklentisi okkadar yoğundur ki kişisel tercihlere kesinlikle imkan tanımaz.
Herkes topluma sadakatini kanıtlamalıdır. Partiler, guruplar, dernekler, vakıflar toplumun tartışılamaz ilkelere sadakatlerini sunmadan oluşmaz, kurulamazlar zira. İstisna kabul edilmez.
Her fert semboller, armalar, rozetler, filamalar, bayraklar, işaretler, söylemler, şiarlar, yaftalar ile sadakatini ispata çalışır.
Yollar berbat, alt yapı karman çormandır ama işte kocca bir bayrakla veya anıtla sadakat bildirisi, bir belediyenin/muhtarlığın tüm olumsuzluklarını siler.
Trafikte hatalı sollama hakkı, dört şeritli bir yolda tarfiği tıkama hakkı sadakatini bağıra çığıra kanıtlamış olanlara tanınmış bir haktır.
Sadakatini kanıtlamak uğruna havaya ateş edip balkondan bakan çocuğu öldürenlere gene hoşgörüyle bakılır.
Suç, eğer sadakat gayesiyle işleniyorsa hafifler. Yahut ortadan kaldırılır.
Sadakat İdeolojisi hukuk, yasa, ilke tanımaz. Sadakat dışında hiçbir beklentisi yoktur.
Öte yandan topluma eleştirel bir tutum ihanettir, gaflettir. Ne olursa olsun topluma sadık olunmalıdır.
İnisiyatif kullanıp bir hainin hayatını kurtarmak, temizlik, hukuk, ilke talep etmek ihanettir.
Toplumun alt tabakaları hainin kim olduğu hakkında fikir yürütemez. Onlara hainleri her zaman yukarıdakiler işaret eder.
Sadakat İdeolojisi evlerde, kadının ve çocukların erkeğe/babaya sâdık olmasıyla tesis edilir.
Fertler bu erklerden kendi başına hesap soramaz. Bunların bir üstü olan makamlara, statülere başvurmak gerekir. Aksi ihanettir.
Ne ki erk erke sâdıktır. Erkin erki yargılaması, cezalandırması düşünülemez. Bu sadakat ideolojisinin iflası olur.
Sadakat İdeoloji'sinin ürettiği sanat ya kabaca sadakat bilidirir ya da hainlerin sefil hayatını ve ölümlerini hikâye eder.
Hainler ejderha, cadı, iblistir. Salt kötüdürler.
Onları sinsice öldüren yahut işkenceden geçirenler kahramandır, yiğittir. Salt iyidirler.
Pembe diziler'in bu kadar izlenmesi sadakat ideolojisinin hikmeti sayılabilir. Pembe dizi formatı yapısal olarak tüm dizilerin formatıdır sadakat ideolojisnin hakim olduğu toplumlarda.
Sadakat İdeolojisi'nin ideologları toplumun iyiliği için topluma ihanet edebilirler. Bu durumda dahi onlara sâdık olmak, onları sorgulamamak ve hiçbir şey sormamak, boyun eğip emredileni yapmak fertlerin birincil vazifesidir.
Örneğin, Tayyip Erdoğan öncüllerine -öncüllerinin fikrince- sadakat göstermemiştir. Buna rağmen iktidarını koruyabilmiş hatta pekiştirimiştir. Şimdi sadakat bekleme sırası kendisine mi gelmiştir?
0 Angel dil üzerine serzenişte bulunmuştu geçende, ben de bir şeyler hatırladım...
Gerilere gittim çoook, okul yıllarına...
1 Öncelikle Türkçe'nin yazıldığı gibi okunan bir dil olduğu öğretildi...
Ne ki bu bilgi gerçeğe aykırıydı ve aykırı...
Türkçe okunduğu gibi yazılmıyor...
"Ya-pa-ca-ğım" diye bir söyleniş yok "yapıcaam" diye bir söyleniş var örneğin ...
Hatta bazen galat-ı meşhur söylenişleri de var "Yapacam.", "Yapcam." gibi...
"Yapcem.", "Yapicem.", "Yapcom." gibi yöresel söylenişleri var ayrıca...
2 Ğ, gırtlak ünsüzüdür. Diğer türki dillerde olduğu gibi sözcüğün başına gelemez. Türkiye Türkçesi'ndeki görevi kendinden önceki ünlüyü uzatmaktır.
Başka bir deyişle Ğ yoktur. O yüzden seslendirilmez. Olmadığı halde ABC'de bir yere sahiptir.
Ama Güzel Türkçe konuşma saplantısı veya sınıfsal/niteliksel üstünlük gösterisi bu harfin seslendirilmesine neden olur. Kulağa pek de hoş gelmez.
3 Aynı nedenlerle R harfi de özellikle vurgulanır. Toplumun yüzde doksan dokuzu, "Yapıyo musun?", "Anlıyo musun?" derken berikiler R'leri özellikle vurgular "Yapıyo-r musun?", "Anlıyo-r musun?" demeyi marifet sayarlar...
Belki de R'leri söyleyemeyenlerden, peltek konuşanlardan kendilerini ayırmak, ne kadar sağlıklı, zinde bir dikisyona sahip olduklarını vurgulamak istemektedirler..
Lâtife bir yana, konservatuarlar, devlet tiyatroları, şehir tiyatroları, TRT kurumunda oyunculuk, örtmenlik, spiiikerlik yapanlar harfi özellikle, titrrreterek seslendirmeye gayret eder ve özellikle örtmenlerimiz öörencileri R demeye zorlarlar...
R buralarda Güzel Türkçe'nin bayrağıdır. R'yi seslendirmeyen tiyatrocu olamaz, spiiiker olamaz. Vatan haini bile ilan edilebilir...
Eee! Genç tiyatrocular da gülen ağlayan maskelerden oluşan takıları nasıl kullanıyorlarsa R sesini de aynı şekilde dillerine takarlar...
4 Türkiye diğer bütün ülke'ler gibi çeşitli diller, aksanlar, şiveler, ağızlar, jargonlar, deyimler, sözlükçelerle; komşu diller veya terminolijilerden geçen terimlerle doludur...
Azınlık dilleri bir yana bölgesel/tarihsel farklılıklardan doğan diksiyonlar muassır konservatuarlarda görmezden gelinmiştir...
Zira hedef ulusal/homojen bir dili tasarlayıp yaymadır...
Tasarlayıp yaymaya bir şey diyemem ama işin aslı dayatmadır, kulak tıkamadır...
5 Diksiyondaki tutuculuk "eh" yeni yeni kırılıyor.
"Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak", "Sonbahar" gibi -komedi dışı- filmlerdeki diksiyonlar artık taşrada geçen filmlerde İstanbul Türkçesi Diksiyonuyla konuşulmadan da anlaşılabilidiğinin ve üstelik güzel güzel anlaşılabildiğinin kanıtı.
Onlu yaşların başındaydım galiba. Çizgi film Heidi'nin bir bölümünde, Heidi Frankfurt'a mecburen gitmiş orda kötü bir halanın zulmü altında yaşıyordu. Bir de sevimsiz, züppe bir kuzeni vardı. Adı Clara'ydı galiba...
Peter, Heidi'nin bizce beşik olmasa da eşik kertmesi yani müstakbel eşiydi. Pek sevimli keçi çobanı, mektup mu alıyordu bir yerden işitiyor muydu hatırlamıyorum, dayanamıyor dağları, ormanları aşarak, Frankfurt'a gitmeye karar veriyordu. Hem de yürüyerek. Ve çok geçmeden vuruyordu kendini yollara.
O yürürken ben de onunla seyrediyordum sanki. Tabi akîl senaristler ufacık bir çocuğun karlar içinde saatlerce yürürse yorulacağını, bitkin düşeceğini düşünmüşlerdi. Netekim, Peter yolculuğun daha başlarında karlar içinde düşüp kalmıştı.
Sıcak evimde çizgi olayları seyrederken, Peter'in düşüp kalmasına anlam verememiştim. Hatta kızmıştım ona, "Kalksana! Yürüsene! Heidi seni bekliyor yaaa!" diye mızırdamıştım.
Şehirde yaşayan bir çocuk olarak Heidi ve Peter'in dağdaki maceralarını seyretmekten büyük keyif alıyordum. Heidi'nin en sevmediğim bölümleri şehirde geçen bölümleriydi. Ne ki dağın gerçeği hakkında hiçbir gerçek deneyimim yoktu.
Sonradan birçok deneyimim oldu. Hatta bir kereye mahsus doğa rehberliği dahi yaptım...
Ve dondurucu bir kış günü, bayaa bi eksik malzemeyle Afyon-Koca Yayla'ya tırmanırken Peter'in o karlı yolculukta yaşadığının ne olduğunu titreyerek anladım. Bitmek bilmeyen bir gece geçirdik yaylada. Soğuktan uyuyamadım. Takırdaya takırdaya sabahı sabah ettim. Anlatırken bile üşüyorum. Herhangi bir dramatik yapıtta öyle bir sahne gördüm mü kollarımı kavuşuturuyorum.
Sıçradım...
İkizler dünyaya geldiğinde takviye sütü yasakladı ezberci doktorlar. Ve altı gün sonra çocuklar iğne ipliğe döndü. Doğduğunda gürbüz olanı hastalandı. Küvöze kondu.
Doktorlar sadece ezberlemişlerdi. Ama bilmiyorlardı. Bu duruma düşen ilk bebekler bizimkiler değildi elbet. Ama onlar kitaba taptıkları için, pozitivizmden şaşmaz sonuçlara ulaşmayı anladıkları için. Başka türden birer pencere önü çiçeğiydiler.
Bugün Kadıköy Çarşı içinde, Yasa Caddesi'nin kestiği meydanda, Ayia Efimia Ortodoks Kilisesi'nin önünde, 14 sularında, 15-20 kızıl bayrak ile yirmi otuz kadar liseli ellerinde "Bugünün Öğrencisi Yarının Tekel İşçisi!" yazan bir pankartla tekel işçilerine ve işçi sınıfına destek gösterisi yaptılar. Zonguldak'ta göçük altında kalan işçilere ve mücadele eden tüm işçilere de destek verdiklerini dile getiren sloganlar attılar.
Kadıköylüler bu küçük gruba ilgi gösterdi. Bazıları gençlerin mütevazı eylemini gözleri dolarak izlediler. Alkışlarıyla desteklediler. Eylemi uzun uzun kaydeden meraklılar dikkate değerdi. Bazı muhafazakar elemanlar gençleri zayıf, cılız görüp bulaşmaya kalkınca, kimi abiler gençlerin çevresinde çaktırmadan destek çemberi oluşturdu. Hülâsa, Dev-Lis'li gençler Kadıköylülere insanlığın ölmediğine dair bi gıdım umut verdi.
Pencere önü çiçeği şarkısı doğal pedogoglarımdan biri. Onun sayesinde emekledim, adım attım, koştum. Ne ki sokaktayken karşımda etli canlı, gözü ferli, yanakları kırmızı duran bir çoklarının aslında hayâl olduklarını fark ettim. Şu ağın sanallık icatlarından önce üstelik. Karşında birer somutluk olarak beliren, iri somut lâflar üreten zatlar hayati anlarda arazi oluyorlardı. Dokunabiliyordun, kucaklaşabiliyordun ama... Ama işte şekildiler, köksüz, devamsız, süreksiz, küt, güdüktüler... Onların birçoğu bu ağ ortamına sızmışlar. Görüyorum, izliyorum... En gerekli, en hassas anda satıveriyorlar birbirlerini... Vınn turizm... Nasıl şarkıdaki entellektüel sokağa inemiyorsa, ağ ortamındaki pencere önü çiçekleri de iki klavye tıkırdatamıyorlar... Sırtlarında yumurta küfesi de yok üstelik... Demek ki ağ, sosyal hayatımızın, ters mers de olsa, yansıması... Evet kişiler şahsiyetlerini, kimliklerini saklıyorlar ama top yekun ifşa oluyorlar... Bu arada şarkı, Bülent Ortaçgil'in... Bilmeyenler için...
AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, 18 Ocaktaki başvuruda boyu ve kilosu ölçülen Tuncel'in gerekli şartları taşıdığının belirlenmesi üzerine dün mülakata çağrıldı.
Tekirdağ Adliyesindeki mülakat sınavına tutuklu sevk aracıyla gelen Tuncel, geniş güvenlik önlemleri altında adliyenin arka tarafından içeri alındı.
461 aday numarasıyla 17. sırada mülakata giren Tuncel'e, Sınav Komisyonunca Atatürk'ün ilke ve inkılapları, genel kültür, bir konuyu kavrama ve ifade yeteneği, atanacağı kadroyla ilgili mesleki bilgilerin sorulduğu öğrenildi.
Tuncel'in, sınav komisyonunun yapacağı değerlendirmenin ardından 3 gün sonra sınavı kazanıp kazanmadığının açıklanacağı kaydedildi.
Şimdi top Feride Çiçekoğlu ve Şebnem Çıtak'ta. Parmaklıklar Ardında dizisindeki eskinin başgardiyanı, gardiyanı, sonra yeniden başgardiyanı şimdinin hapishane müdürü Ekrem Bey'in geçmişinde gizli kalmış, kayıtlardan silinmiş bir suikastçi olma ihtimali belirebilir mi acaba? Kurtlar Vadisi nasıl takip ediyor gündemi. Onlar da meseleye bir el atsalar fena olmaz hani.
"saniyenin yüzde biri" hikâye: alex boden senarist-yönetmen: susan jacobson oyuncular : heather cameron-mclintock, emma cleasby, richard dillane, luciano dodero, julie legrand, johnny palmiero
Hasan Fehmi Güneş dedi şöyle, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin içindeki bir kuvvet öldürdü İpekçiyi...
Uğur Mumcu'da aynını demiş. Peki kim öldürmüş Mumcu'yu?..
Kemal Türkler'i, Musa Anter'i, Bahriye Üçok'u ve diğer gonca gülleri...
Güneş dedi şöyle, soruşturma, cinayeti pilanlayan şebekeye doğru gidiyordu ama dönemin askeri yetkilileri engel oldu...
Dönemim içişleri bakanı dedi bunları ...
Hrant Dink'in nasıl öldürüldüğü geliyor mu dizi tutukunu akla?..
İkiz cinayetler olmuş bunlar...
Ağca'nın ne suçu var?..
Ogün'ün ne suçu var?..
Dil zorlanıyor konvansiyonele dil çıkarıyor...
"Kâtiller Demokrasisi" demişti Uğur Mumcu...
Öldürdüler onu da...
Kim bu kuvvetler?..
Niye çıkarılamıyorlar ortaya?..
Çok mu ortadalar yoksa?..
"Bu vatan bizim." lafızının içindeki "biz" kim acaba?..
Güneş dedi şöyle, toplum da istemiyor galiba TSK içindeki o mel'un K'nın bulunmasını; tepki yok kimsede...
Nükhet İpekçi dedi böyle, Susurluk Soruşturması esnasında toplum ışıklarını yaktı söndürdü, gösterdi tepki topluca, ama ne meclis ne mahkemeler ulaşamadı cinayi yolsuza...
Çünkü yönetmen kıral, dramaturg pirens, sahne tasarımcıları dük, oyuncular baron, sahne ve salon işçileri ise avamdır.
Çünkü yönetmen siyasi otorite, dramaturg otoritenin danışmanı, sahne tasarımcıları üst orta sınıf/memur, oyuncular alt orta sınıf/memur, sahne ve salon işçileri ise proleteryadır.
Çünkü toplum ne ise tiyatrosu da öyledir (bu anlamda evet tiyatro toplumun aynasıdır).
Çünkü bir tiyatroyu seveneler yani biat edenler o tiyatroda kalır, eliştirenlerse terk eder. Kalanlar sadık, gidenler haindir.
Çünkü bir tiyatro adıyla sanıyla mikro ölçekte bir ulus devlet diktatörlüğüdür.
O yüzden kimse kendini "sanat yapıyoruz!" insanlığa hizmet ediyoruz diye sunmamalıdır.
Zira tiyatro bugün yalnızca kendi elitlerinin tatmine ulaştığı ve 'sanata aç' kitlelere sunulan plasebodur.
İstanbul'daki yetmiş, seksen kuşakları olarak otuz, otuz beş yıl önce mektepliydik... Yarı yarıya belki yarımızdan fazlası Anadolu'dan yani kırlardan şehirlere henüz gelmişti veya birinci kuşak göçmendi... Gene yarıdan fazlamızın yazları gidecek bir köyü/memleketi vardı... Bundan yirmi yıl evvel askerde aynı memleketten olanlar birbirlerine "toprağım" diyerek kıyak geçerlerdi...
Göçmenlerin şehirlerde yoğunlaşması İstanbul'un eski müdavimleri için rahatsızlık verici bir durumdu... Ama ucuz ev temizlikçisini, kapıcıyı, çocuk bakıcısını, hizmetçiliği, ameleliği bu yoğun göç sayesinde elde ediyorlardı da bunu kimse birbirine söylemiyordu...
Neyse...
Okullardaki kır kökenli arkadaşlar şehrin insanını kaypak, snop, katakullici, arsız, iffetsiz, korkak görüyorlardı... Kopup geldikleri muhafazkar ilişkiler böyle görmelerine neden oluyordu... Yoksul ve dayanaksız oluşlarını ise garibanlık yahut ezilenlerden olmak söylemiyle ifade ediyorlardı... İyi yürekli olan her çocuk gibi bizler de bu duruma üzülüyor, yanık tenlerinde kırsalın kokusu tüten arkadaşlarla ilişkilerimizi özenle geliştiriyorduk... Beni solcu olmaya iten temel itkinin bu olduğunu hatırlıyorum... Şehirli veya şehirliliği sahiplenen bir tek arkadaşım yoktu... Apartman çocuğu, ana kuzusu yahut tam tersi başarılı, kazanan, efendi olmaklıktan nefret ediyordum... "Anamız amele sınıfıdır/yurdumuz bütün cihandır bizim!" diye ünlerken burnumun direğinin sızladığını hatırlıyorum...
Dostlarıma gençlik yıllarım boyunca tanımladıkları şehirlilerden olmadığımı ispata çalıştım... . Kırdan gelenlerden rahatsız olan 'eski İstanbullular'a ayrıca gıcık oldum... Kırsala, köylüye tapındım handiyse... Şehrin delikanlılık düsturuyla, taşranın yiğitlik söylemlerini bireştirmeye çalıştım... Kimbilir kaç kez kendimizi dağlara vurma planları yaptık... Gidecek ve bir daha dönmeyecektik bu zavallı, bu kirli, bu paraya tapan dünyaya...
Amatörce teybe kaydedilmiş bozlakları, uzun havaları, semahları dinlerken kendimizden geçerdik... Tarikat nedir bilmezdik ama tarikat ayininde gibiydik müzik söz konusu oldu mu... Seyit Han'ı, Servi Boylum Al Yazmalım'ı, Yol'u, Sürü'yü, Hakkâri'de Bir Mevsim'i, Katırcılar'ı aynı katarsis ile seyrettik... Ahmet Arif, Enver Gökçe, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre'yi aynı ihtiyaç ve şevkle yüksek sesle okuduk birbirimize... Rıfat Ilgaz'ın Anadolu'da geçen mizahi hikayeleri, Fakir Baykurt'un, Yaşar Kemal'in romanları, eşkîya türküleri, ağıtlar, destanlar fantastik ayrıntılar gibiydi... Çoğumuz halk danslarına yazılırdık... Ben Kafkas Dansları'na hayrandım...
Velhasıl kırsalın ağırlığı vardı mekteplerimizde.... Bir şehirli gibi görünen fransızca öğretmenimiz İsmet Özel'in Ölüm Cantabile'sindeki şu beyitleri ezbere bilirdik: ...şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin/kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin. / ...şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin bozuk paraların insanı, sivilcelerin. / ...şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin.
Ama işte yıllar hızla geçti kırdan gelenler şehre alıştı... Doktor oldular, mühendis oldular, eczacı oldular, belediye başkanı oldular, başbakan oldular... Göç sürdü, sürüyor... Eski garibanlar ucundan acık veya 'Allaaana kadar' efendiler oldular... İsmet Özel gaddarlaştı ırk ve din ayrımcısı oldu... Ama her şey bir yana şehir daha bir şehir oldu yine de...
Sinema salonları arttı yeniden. Seks sineması olanların birçoğu geri alındı.... İrili ufaklı yeni tiyatrolar kuruldu... Yeni kültür merkezleri, dernekleri 'cemiyet hayatı'na nüfûz eder oldu... Şehrin kırda bulunmayan bazı pozitif olanaklar taşıdığı keşfedildi... Kadınlı erkekli, bekârlı aileli beraber olunabilen kıraathaneler, meyhaneler, eğlence alanları çoğaldı... Festivaller ölü sezonları canlandırdı... Denizlerin temizlenmesi, korularıın, ormanlık alanların temizliğine eskisine oranla daha fazla özen gösterilmesi şehri nefes alınır hâle getirdi...
Şehir sadece acı çekilen, pis bir yer olmaktan uzaklaştı... Depremler, seller, kar yağışları devletin örgütlü bir güç olarak tabiat karşısındaki acizliğine/hesapsızlığına işaret etseler de/anamal daha bir hükümran olsa da şehrin artıları yirmi otuz yıl öncesine göre arttı... Arabesk serbestleşti... Ama serbestleşmesinin ardından etkinliğini değiştirdi... Örneğin sembolik olarak bir Küçük Emrah şehirli bir pop müzisyenine dönüştü... Orhan Gencebay Bülent Ersoy ile yanyana program yapmaya başladı... Müslüm Gürses plazma tiviye ihtiyacını dile geitiren reklam cıngılı söylemeye başladı...
Şehir olumlu olumsuz dönüşümlere uğradı... Ama artık şehir veya şehrin insanı İsmet Özel'in şiirindeki gibi değil... İsmet Özel o İsmet Özel değil... Öte yandan şimdi taşra şehirleri veya kasabalarında yaşayan çoğu insan otuz yıl öncesinin 'şehir insanına' benziyor... Yani otuz yıl önce bir şehir olamayan ve insanları da yarı şehirli olan İstanbul'a benziyorlar...
İstanbul'la beraber Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Eskişehir, Tekirdağ ve müteakiben Mersin, Adana, Antakya, Diyarbakır gibi şehirler şehir olmaklığa doğru ilerliyorlar...
Şehir olmanın başlıca göstergeleri ise özetle vakıflar, dernekler, sendikalar, siyasi parti merkezleri ve ibadet- gösteri-kültür-sipor alanlarının yoğunluğu ve buralardan şehrin sınırlarına, kuytularına kültürel bir kanın pompalanmasıdır kanımca...
Daha ilginç bir noktaya varıyoruz yanlız... Şu kişisel sayfalar, ağ sayfaları, ağ günceleri ve ağda ışıldayan kültürel iletişim bir küresel ağ şehri yaratıyor sanki...
Örneğin ben çoook eski bir öğrencimi/arkadaşımı bu şehirde gördüm. Kendisi İngiltere'de olsa bile şu ağ dünyayı bir şehre dönüştürmüş demek ki. İyi insanlar burada daha çok olabilir demek ki. Birbirlerini çok fazla aramadan hem de.
Sayfamın sağında verdiğim adresler mesela iyi insanların linkleri...
Zahir, görünmek sorunuyla tesadüflerini şöyle aktarıyor:
- …Askerde koğuş merdivenin başında bir boy aynası vardı. Üstünde ‘Kıyafetini düzelt!’ yazıyordu. Merdivenin başına her gelişimde nerem yamuk diye bakardım. Tüm çocukluğum boyunca kaykılarak oturmam yadırgandı. İlk güneş gözlüğümü takarkenki fiyakamı unutamam ve beyaz yakalı siyah önlüğümden kurtulduğumdaki sevinci de. Ayrıca saçımın kesimi hep sorun olmuştur aile çevresinde…” Tüm bunlar çoğunluk gibi onu da kendisinin seyircisi yaptı…
Dışarıdan gelen etkileriöyle içselleştirdi ki kendi tavırlarını ziyadesiyle irdelemeye başladı. Öyle ki artık kimsenin müdahalesine gerek kalmamıştı. O zaten başkalarının gözünden bakıyordu kendine. Tabii ki başkalarının gözyüle kendini izlemek yoruyordu. Ama birgün kendisiyle yüzleşti. Başkaları için gerçekleştirdiği her türlü bedensel düzenlemeyi yapısal/doğal kabul etmekten kurtulmaya karar verdi. İçindeki düzenleyici sesin kendine ait olmadığını anlamıştı. Hareketlerinin, davranışlarının ardındaki gerçek gerekçeleri aramaya başladı.
Uzun süre darmadağın dolaştı. Arayışlardan eli boş döndü. Ama sonra sonra zihnini örgütlemeyi sanki biraz başardı. Ve hareketlerini gruplamaya başladı. Zahir kendinden beklenmeyecek bir hamle yapıyordu. Sıkıntılı, çok uzun bir sürecin ardından gruplamayı başardı. Zahir’e göre hareketlerinin bir kısmı ihtiyaçlarına bağlıydı: Su içmek istiyor kalkıyor, sürahiyi alıyor, içindeki suyu bardağa boşaltıyor, içiyordu; uykusu gelince uyuyor, üşüyünce giyiniyor, acıkınca yiyordu. Hareketlerinin bazılarıysa alışkanlıklara bağlıydı: Örneğin yürüyordu, koşuyordu, merdiveleri tırmanıyordu, pabuçlarını bağlıyordu. Kimi hareketleriyse tamamen iradesinden bağımsızdı: hapşırıyor, hıçkırıyor, ani bir ses duyunca yerinden fırlıyor, elinden düşen bardağı -hiç düşünmeden- havada yakalayabiliyordu. Bazı hareketleriyse duygularına sıkı sıkıya bağlıydı: Ona göre yahut çoğumuza göre acıklı ânlarda ağlıyor; kaba, sahte davranışlara kızıyor, gülüyor; itildiği zaman kapanıyor; sevildiği zaman açılıyordu. Son kategori ise zorunlu hareketlerdi: İnsan içine çıktığında abartılı hareketlerden kaçınıyor, bakışlarını düzenliyor, sakar olmamaya ve de aykırı görünmemeye çalışıyordu.
Hareketlerinin gerekçelerini incelediğinde son derece doğru görünen sonuçlara ulaştığını düşündü Zahir. Kendisiyle gurur duydu. Ne ki daha fazlasına ihtiyacı vardı. Neden? Belki elde ettiği yanıtlar sorununu çözmesine yetmiyordu. Düşündü. Düşündü. Gene dağıldı. Sonra toparlandı. Hareketlerinin gerekçelerini araştırmak için “Neden?” sorusunu sormuştu. Daha derine inmek için “Nasıl?” sorusunu sormasını gerektiğini keşfetti. “Nasıl diye sormalıyım?” diyordu “Çünkü hangi işi yaptığımız gerçek niyetimizi anlatmaya yetmez. İşi nasıl yaptığımız da önemlidir. İşi yapış biçimimizde gerçek kişiliğimiz, niyetimiz çıkar ortaya sanki biraz.” Bir hareketin nasılına yanıt veren kaba başlıklar buldu Zahirçik.Başlıklar şunlardı: Yaş, dil, inanış, cinsiyet, anatomi, sağlık, meslek, birikim ve coğrafya gibi ayrımlar kişilerin aynı hareketi farklı farklı yapmalarına neden oluyordu. Ama “Nasıl?” sorusuna yanıt veren daha da güçlü bir başlık olmalıydı. Çünkü şıpın işi bulduğu yanıtların çoğu değiştirilemez, yapısal, doğuştan gelen yahut kaçınılmaz şeylerdi. Düşünmeye devam etti Zahir. Düşünürken sıkıldı. Sıkılınca yemeğe verdi kendini. Yedikçe şişmanladı. Şişmanladıkça beğenemez oldu aynadaki görüntüsünü. Görünüş sorunundan kurtulmak için çıktığı yolculukta gene kendi görünüşüne yakalanmıştı. Çok sinirliydi. O sinirle oturup iki üç porsiyon daha yedi. Bu son arayış sürecinde bir şey dikkatini çekti. Hareketler ister alışkanlıkla, ister zorunlukla, isterse ihtiyaçtan gerçekleşiyor olsunlar her halükârda her hareketin bir duygu tonu, duygudan bir giysisi vardı. Ve duyguya bağlı olarak hareketler değişiyordu. Su içerkenki duygular suyu içişi, yemek yerkenki duygular yiyişi değiştiriyordu. Bazen görünemeyecek kadar küçük farklarda olsa bu böyleydi. Duyguların salt bir hareket yaratabilmekden öte her hareketimize sirayet ettiklerini anladı Zahir. Bunu anladığı andan itibaren kendine öfkesi söndü, iştahı da. Duygular cinsiyet, coğrafya, anatomi gibi baskın, değişmez özelliklere benzemiyorlardı. İşte. Değişebiliyorlardı. Yavaş yavaş inceldi Zahir.Bu küçük adam kendi çabalarıyla hareketlerinin gerekçelerini üç aşağı beş yukarı tespit etmişti.
Ne ki hâlâ tespit edilemeyen şeyler vardı. Neden Zahir incelmiş bedeniyle uğraşıyordu hâlâ? Neden çocukluğundan kalma bir sürü duruş, tavır, jest, mimik sorgulaması yakasını bırakmıyordu? Neden hâlâ görünüşüyle uğraşıyordu? Harketlerin nedenini, nasılını öğrenmişti ya işte. Tekrar şimanlama tehlikesi kapıdaydı. Kapıyı tıklatıyordu. Zahir yatışmak için mutfağa her yönelişinde, içinden bir baba, anne, örtmen, polis, komtan çıkıp eline vuruyordu. “Cızz!” Zahir uzun yürüyüşlere çıkmaya başladı. Yürüyüşler iyi geldi. Duygular -nşa’da- hareketlere etki eden en sahici başlıktı. İçindeki sıkıntı, dindirilmez açlık hissi yürümesine sebep olmuştu. Buna karşılık yürümek içindeki sıkıntıyı alıp, yerine tatlı bir huzur, anlamlı bir sükûnet koymuştu. Bir duygu bir hareketi tetiklemiş. O hareket de başka bir duyguyu ortaya çıkarmıştı. Galiba beden denen organik makine, mutlaklıkla değiştirilemez iç ve dış koşullar bir yana, hemen hemen böyle işliyordu.
Onu bu noktaya kadar getiren görünüş endişesi değil miydi ki? Yani bir duygu onu bu yolculuğa çıkarmıştı. Nice duygu, hâl, durum ve eylemden geçerek bu noktaya varmıştı. Ve yine bir duyguyla başbaşaydı. Çözümsüzlük. Ama Zahir yılacak gibi değildi. Sorununa daha geniş bir açıdan bakmayı düşündü. Görünüş bazen bir yanılsamadan ibaretti. Gözlerimiz kolayca aldanabiliyordu. Örneğin, doktorların bedenimizin içinde olup bitenleri görmek için teknolojiye, görünütüleme tekniklerine ihtiyaçları var. Bunlardan biri röntgen filmidir. Zahir birçok kez tek bir filmin değişik doktorlar tarafından, değişik yorumlandığına tanık olmuştu. Demek içlerinden bazıları yanılıyordu. Bir gün Zahir yeşil ışık yanarken arabanın firenine bastı. “Yeşili kırmızı gördüm.” dedi. “Yanında oturan eski dostu “Görmedin düşündün.” dedi. Zahir’in zihninde bir ışık yandı. Gözün yanılması düşüncelerimize bağlıydı biraz da. Gözbağcılar da gözün yanılabilmesinden yararlanmıyo muydu? Zahir bu keşfini torbaya atıp geniş açı bakmayı sürdürdü.
Zahir insanların uyandıktan sonraki işlerini düşündü. Düşüncesine göre insanları şu ya da bu oranda sahneye çıkacak aktörlere benzetti. “Hepimiz az buçuk aktörümsüyüz.” diyerek mırıldandı. “Giysilerimizi seçeriz, saçımızı biçimleriz, çapaklardan arınırız... Hiçbir şey yapmazsak aynada bir ân kendimize çekidüzen veririz. Kendimize şu yürüyüşü, bu bakışı yakıştırırız. Bardağı, çatalı tutuşun; kibrit çakışın cinsiyetleri var. Gözlerimizi dikmemiz yasaklanmış noktalar belirlenmiştir. Oralara bakmayız. Yahut gene bir seçim yaparız, bakarız. Başımıza geleceklere katlanırız. Nasıl hareket edeceğimiz konusu sürekli zihnimizi kurcalar. İhtiyaç, alışkanlık, refleks, zorunluk vb. nedeniyle gerçekleşen hareketlerimizi bile yeniden yeniden gözden geçiririz. Sanki bozuk, müsvedde bir yazıyızdır da kendimizi yeniden yeniden temize çekeriz… Bak bak!.. Ve benzerlerimizi ararız. Bulur ve seyrederiz. Böylece bu dünyada, bu halimizle, yalnız olmadığımıza seviniriz. Benzerlerimizi görünce rahatlarız. İşte ya!.. Diğerleri de bizim gibidir. Başka yolu yoktur ki zaten bu işin. Herkesin bizim gibi olan aktörümsü halleri içimizi rahatlatır. Yazık!.. Bize benzemeyenler de vardır. Onları görünce de önce şaşırır, sonra çekinir, sonra imrenir en sonunda da farklı olanı menzilimizden çıkarmaya çalışırız. Onlar birer boyalı kuştur çünkü.” Bir solukta bu kadar ara vermeden düşünebilmesine şaşarak kalakaldı Zahir. Artık görünüşe dikkat ederek yaşamanın bir sorun değil bir gereklilik olduğuna inanmaya başlıyordu. Japonların törenlerle dolu gündelik yaşamını düşününce daha bir ikna oluyordu görünüşün önemine. Hiç Japonya’ya gitmemişti. Sadece biliyordu. Ama Japonlar tüm törensi hareketlerini adı üstünde tören olarak yapıyorlardı. Yani böylesi bir görünüş tasası yahut şekilcilik bir şeyleri örtmüyor aksine açığa çıkarıyordu. Törenlerin ayrıntılarında kimbilir ne anlamlar, çağrışımlar gizliydi. Ve bunu ancak Japonlar görebiliyordu. Zahir araştırma yaptıkça kendini iyi hissediyordu. Ama boş kaldığı zaman bu araştırmaya onu iten sıkıntı baş gösteriyordu.
Zahir’i boşluktan medya tarihinin en yakalayıcı ‘format’larından biri, Biri Bizi Gözetliyor programı kurtarmıştı. Programın yarışçıları her zaman kamera karşısındaydı. Ama onları hiçbir zaman burun kıllarını alırken, makyajsızken, gaz çıkartırken, üretime odaklanmışken, kendilerini unutmuş hallerde seyredemiyordu. Her zaman hazırlıklı ve ölçülüydüler. Zıvanadan çıktıklarında bile bu kendiliğinden olmuyordu. Her şeylerini kurguluyorlardı. Kameralar üstlerine çevrilmişti ve yarışma gereği sürekli seyredilmekteydiler. Ve sürekli kameralara göre kendilerini düzenlemek zorundaydılar. Bir işe kendilerini en kaptırmış hallerinde bile kameralara göre davranmayı unutamıyorladı. Yani bir anlamda ev halinde değil de sahne halindeydiler. Oturuşlarına, kalkışlarına, bakışlarına, çığırışlarına titizlenmekteydiler. Yani aslında rol yapmaya çalışıyorlardı. Ne ki aktör değildiler. Aktörümsü olarak da maalesef pek bir çiğ görünüyorlardı. Gene de cahil cesaretiyle hepsi samimi, doğal olduklarını ileri sürmekte (Yani ‘act’, ‘actor’ lük edebildiklerine delicesine inanmakta) hasım seçtikleri yarışmacıları da oynuyor, rol yapıyor diye suçlamaktaydılar. İşte burası Zahir’in kafasını karıştırıyordu. Neden hem sürekli poz kesip, diğer yarışmacıları poz kesmekle suçluyorlardı? Bir robotun ekranlardan bize insanlık dersi vermesi gibi bir şey. Zahir bu yarışmayı düzenleyenlerin onun zekasını niçin böyle küçümsediklerini anlayamamıştı. Televizyon seyircilerinin yanılmak için yanıp tutuşan gözlerle televizyona gömüldüklerini unutmuştu. Yahut bilmiyordu. Ama BBG Zahir’in düşüncelerini zıplatacak tramplen görevini üstlenmişti. BBG’nin işlevi sosyal yaşamda poz kesenlere yalnız olmadıklarını duyurmaktı. Zira oynamak, rollere bürünmek sosyal insanın yazgısıydı. Zahir bu yazgının içinde seyreden biri olarak, konuya ziyadesiyle hâkimdi. Otobüste, evde, iş yerinde, patronun, sevgilinin, polisin, kapıcının, kameraların karşısında değişik duruşlara, hallere bürünür sosyal insan. Ses tonu, ses yüksekliği statüye göre değişir. Sadece sosyal ortamlarda değil her yerde, gözlerden uzak evlerde de kendini sürekli kurgular sosyal insan. Gözleri başkalarının, onu sürekli seyredenlerin gözleridir çünkü. Kendini o gözlerle seyreder ve anlamlandırır. Kendinin seyircisi olur. Güzelliğini, zekasını, ahlakını, yalnızlığını, yoksulluğunu, varsıllığını ve daha bir sürüsünü seyrettirmek ister. Kendine ve diğerlerine. Varlığın ispatı görüntüsüdür. Varlık görünerek ispatlanır.
Zahir’in iştahı kabarmıştı. Sonuca, sorunun çözümüne yaklaştığı hissine kapılıyordu giderek. Boş durmaya gelmezdi. Kütüphane kapılarını aşındırmaya başladı. Evet. İslamiyet ortaya çıkışında inancını yonutlar ve resimlerle ispata gerek görmemiş ve bunları yasaklamışsa da, islami inancın sembollerle ifadesi zaman içinde kaçınılmaz olmuş. İslam orduları sancaklarında aidiyetlerini belirten semboller taşımışlar. Aynı haçlılar gibi. Her din yeni görsel ifadelerle gelmiş; her ideoloji, siyaset, tarikat kendini görsel ögelerle hemen tanınır hâle getirmiş. Dahası ideoloji, siyaset ve tarikat mensupları aidiyetleirni belirten giysi, makyaj, dövme ve aksesuvarlar kullana gelmişler; ilk bakışta, tereddüte yer bırakmaksızın, kimlerden olduklarının anlaşılmasına özen göstermişler. Görsel ifadeler, alametifarikalar, şirketler, spor takımları, spor dalları, meslek kollarının hemen tanınmaları için önemliymiş ve hâlâ da önemli. Aynı şekilde toplumsal statüleri belirlemek için de görünüş fazlasıyla önem taşırmış eskiden. Giysiler hemen statüyü gösterirmiş.
“Ama günümüzde kostümcülerin çokluğu, giyim sektöründeki taklit yeteneği statüyü saklayabilmeye de hizmet ediyor. Bir inancın, mesleğin mensubu ile sahtesi kolayca birbirine karıştırılabilir o zaman. Bir bakıma görünüşler öne çıktıkça öz de erir gider.” diye düşündü Zahir bir gün kütüphane penceresinden yağan karı seyretmeye dalıp gitmişken. Çok geçmeden dalgınlıktaki rahatlığı hissetti. Rahat uyanık uykudan uyanır gibi oldu. İki masa ötedeki hoş bir kız gözlerini dikmiş Zahir’e bakıyordu. Zahir mutlandı, kızardı, bozardı, kasıldı. Ve kız Zahir’e bakmaz oldu. Zahir çözüme bir adım yaklaştığının farkında değildi.
Görünüşün bu denli aldatıcı olduğu, gözlerin bu kadar çok yanıldığı bir dönemde görünüş gerçeğin yerini çoktan almıştı. Görünüş gerçekti. Görünüş tüm anlatıların üstündeydi. Görünüş her şeydi. Görünüşün dışında bir bilgi çoğunlukla başarısız oluyordu. Bize de görünüşümüze dikkat ederek yaşamak dışında bir seçenek kalmıyordu. “Dikkat ederek. Evet… Dikkat. Bütün sorun dikkatte gizli. Ama dikkatimizi görünüşümüze veremeyeceğimiz anlar var. Mesela uyurken. Onu geç. Elimizde keskin bir bıçakla ekmek dilimlerken mesela. Eğer dikkatimizi işimize değil görünüşümüze verirsek parmaklarımızı dilimlememiz işten değil. Başka? Bir kaleci penaltı sırasında tüm dikkatini topa verir. Bir marangoz hızarla keresteyi ikiye ayırırken tüm dikkatini işe vermek zorundadır. Ama bunlar geçici şeyler. Ekmek kesildikten, gol kurtarıldıktan, kereste bölündükten sonra ne olacak. Dikkati görünüşümüzden daha uzun süre kurtaracak bir şeye ihtiyaç var.” Zahir çözüm için gerekli kavramı bulmuştu. Ama dikkati, görünüş tasasından daha uzun süre koruyacak şeyi bulamıyordu.
Kütüphanedeki o ânı anımsadı. Düşünceye dalmıştı. Daldığı düşünceler dikkatini korumuştu. Öte yandan seyircilere karşı savunmasızlaşmıştı. Galiba o hoş kızın ilgisini bu savunmasız hâl çekmişti. Kız, Zahir’in boyuna postuna değil savunmasız, özgür düşünmesine mi bakıyordu? Olabilir. Olmayabilir de. Ama Zahir o ânıyla benzer durumda olan kişilere ilgiyle bakabileceğini biliyordu.
Fırtınalı bir hava dolaşıyordu bir keresinde. Bir adam ayakkabılarını çıkarmış, denizin kenarında oturuyordu. Dalgalar adamın bir ayakkabısını alıp götürdüler. Ama adam dönüp bakmadı, tınamdı bile. Zahir üstü başı dağınık bu adama ilgiyle, uzun uzun bakmıştı o zaman. Herkes bu kadar korunaklı, gardlı, blokajlı, maskeli, yapmacık iken o adam nasıl da böyle rahat olabiliyordu? İnanamamıştı. Hatta imrenmişti. Ayakkabının sorumluluğunu almaya tenezzül etmeyen bu adamı kıskanmıştı. O özgürdü. Kendi ise tutsak. Öyle düşünmüştü. Belki biraz abartılı ve romantik bir havası vardı durumun. Ama gerçeklik payı da vardı. Zahir’e bir şey fısıldıyordu.
Zahir düşünmekten, bu konu üzerinde kafa yormaktan bıkmıştı. Daha sık insan içine çıkmaya karar verdi. Eski arkadaşlarını buldu. Toplantılara, davetlere, eğlencelere katılmaya başladı. Görünüş ve hareket ile ilgili yaptığı tüm araştırmalar önüne serilmeye başladı. Kalabalık içindeyken insanlar belirgin biçimde hareketlerini denetliyorlardı. O kadar çok kendileriyle ilgileniyorlardı ki başkasını ve başka şeyi gözleri görmüyordu. Zahir çarpıntıyla ama çaktırmadan seyrediyordu arkadaşlarını. Yarım, çeyrek bir ilgiyle birbirlerini dinliyor; birbirlerinin ne dediğini anlamadan “yok öyle değil” diye lafa atlıyorlardı. Çevrelerinde olup biteni görmüyorlardı bile. Burunları koku almıyor, dokunulduğunda hissetmiyorlardı. Zahir yaptığı araştırmayla duyarlılaşmış mıydı? O zaman görünüş sorununun çözümü araştırma yapmak mıydı? Daha ne kadar araştıracaktı? Araştırma denen şeyin sonu olur muydu ki? Hayır. Zahir’i duyarlı kılan araştırmaktan gelen bir eğilimdi sadece: Merak. Merakı Zahir’i arkadaşlarından ayırıyordu. Her soruya hazır bir yanıtı yoktu. Her el uzatışa hazırlıklı bir eli de yoktu. Belki saliseler içinde oluyordu ama Zahir uzatılan eli, yöneltilen bakışı mutlaka tartıyor ve hemen ardından yanıtlıyordu. Zahir araştırma sürecinde ezberlerinden epey kurtulmuştu sanki. Ama bunu kendine söyleyemiyordu. Yoksa yeni ezberleri mi olmuştu?
Zahir sık sık şehir dışına çıkmaya, kıyıda, parklarda dolaşmaya başladı. Gökyüzünde, denizde, bitkilerde kendini ele vermeyen bir gizem vardı. Öyleki o gizemi çözmek Zahir’in kendi gizemini çözmesi anlamına gelecekti. “Buldum.” Dedi Zahir “Tabiat gösteri yapmaz. Biz onu gösteri yapıyor gibi algılarız, o başka. Çünkü tabiata kendimizi aşılarız. Bir de tersini yapalım. Tabiatı bize aşılayalım. Tabiatın varlıkları ‘acaba ben nasıl görünüyorum?’ diye sormazlar. Sadece olurlar. Yargılarda bulunmazlar. Biz de bu yüzden severiz tabiatı ve varlıklarını. Tabiatın bu kendiliğinden işleyişindeki bir başka cazibe de belirsizliktir. Tabiatta her şey olabilir. İşler her zaman umduğumuz gibi gitmeyebilir. Tabiatı izlemek bu yüzden de biraz heyecan verir.” Giderek olgunlaşan ifadelerle doluyordu Zahir. Tabii olmak şöyle dursun tabiatı seyretmek dahi dikkatimizi görünüş sorunundan koruyordu. Bir kurmacanın seyirciliğinden, bir varlığın parçası olmaya dönüşüyordu insan. Dikkatimizin nesnesi duygularımızı yönetiyordu. Duygularımıza ve hareketlerimize yön veriyordu.
Zahir, görmeyi keşfediyordu. Nesnel dünyaya yönelen çocuksu merakıyla hayatı seyrediyordu. Hayatın içinde seyrediyordu böylece. Görme, anlama, kavrama çabası onu hayata bağlıyordu. Kaçmak, saklanmakdeğil. Dikine gitmek, saplamak da değil. Sadece olmak yani görmek üzerine şekillenmeye başladı hareketleri. Artık başkalarına bağımlı değildi. Ama başkalarıyla birlikte olmanın nefasetini çoğu kişiden iyi biliyordu. Başkaları olmadan yapabilirdi. Ama başkalarıyla da olabilirdi. Ne bulgusunu bağırmak istiyor. Ne mutluluk çığlıkları atası geliyordu. Camdan dışarı bakmanın keyfine diyecek yoktu. Ihlamurun kokusu enfesti. Pencerenin pervazındaki serinlik ürperticiydi. Acı yaşamın parçasıydı. Yaşamda haz da vardı. “Görmek ya da görünmek, işte asıl sorun bu.” diye fısıldarken derin bir uykuya daldı. Ve bir sürü rüya gördü. Ama sonuncu rüya çok ilginçti:
Zahir eski bir İstanbul evinin dar balkonunda, oymalı ferforje parmaklılara tutunmuştu. Derken parmaklıklar kağıt gibi yırtıldı. Zahir düşmeye başladı. Ama çeviklikle hamle yapıp balkonun zeminine tutundu. Boşlukta bir salkım üzüm gibi sallanıyordu. Derken bir ses işitti. “Bırak kendini. Bir şey olmaz. Rüya bu.” Kimdi konuşan? Zahir sordu. “Benim, dedi ses. Ben Zahir.” Zahir önce şaşırdı. Ama şaşkınlığı uzun sürmedi. İkna oldu. Ve kendini boşluğa bıraktı. Ne ki düşmedi. Hooop! Gerisin geri uçurulup balkona çıkarıldı. Kızdı kendi olan öbür Zahir’e. “Senin yüzünden ağız tadıyla düşemedim. Ne vardı bunun bir rüya olduğunu söyleyecek.” Tekrar tekrar atladı ama bir türlü düşemedi. Ve sıkıntıyla uyandı.
Bugün/şehirde derviş olmak isteyen kişinin bile şöyle ya da böyle bir sermayeye ihtiyacı var.
* * *
Oyun için de oyundan çekilmek için de gün güç istiyor.
* * *
Dünyanın hâlini iki kişinin, bir ailenin ya da grupların haline nasıl evirebilirim? Bu sorunun yanıtı dramanın kanı olacak.
* * *
Bir güç olduğunda bahşettiğin her şey sana ait olacak. Bahşettiklerinin değil.
* * *
Düşünceyi üretemezsin, sen düşünce ürer o.
* * *
Kara çalmak bir tür ibadet, arınma olmalı. Öyle ya çaldıkça karayı aklanıyorsun.
* * *
Malı vardır da yemezler var; bir de malı vardır da yoksulum, aksağım derler var. Malları ne kadar çoğalırsa onlar o kadar yoksullaşıyorlar. Hakkaten yoksullaşıyorlar.
* * *
Asıl mesele kişinin kendini tutması-bırakması değil. Mesele kendini kimin eliyle tuttuğun-bıraktığın. Mesele elinin elin olması.
* * *
Bilgelik diye bir şey yoktur yaşarlık diye bir şey vardır. Bilgenin sözü değil oturuşu kalkışı makbuldür.
* * *
Güzellik cezbediyor beni. Güzellik ne bana? Açık bir yüz, açık bir el, açık bir yürek, açık bir fikir, açık bir söz, açık bir kavga.
* * * Türk, Müslüman, Sosyalist, Anarşist, Demokrat, Kadın, Erkek, Büyük, Güçlü, Ulu, Kutsal olmaklığı ispata çalışıyorlar. Öyle değiller mi ki?
Raskolnikov'u tanımak bir kâtili tanımak anlamına gelebilir mi? "Kâtil!" deyip kolayca geçebilir miyiz son sayfayı da okuduktan sonra?
İnce Memed'i tanımak, haksızlığa karşı çıkışa moral destek olabilir mi?
Otomatik Portakal, suçluların -dahiyane ıslah metotlarıyla- mekanikleştirilmesine karşı duruşu getirebilir mi? Yani suçlunun insan olduğunu hatırlayabilir miyiz bu roman sayesinde?
Çehov'un oyunlarını okuyan, Çarlık Rusyası'nın yenik aristokratlarını, bir zamanların ihtişam düşkünü şimdinin müflis yaratıkları olarak görmekten kurtulabilir mi?
Quasimodo'yu tanıyan, ilişkilerini güzellik çirkinliğe göre kurmaktan vazgeçebilir mi?
Mevlana'nın hikâyeleri Yunus Emre'nin koşuklarından, ilahilerinden 'birlik' iletisini almak taşta, toprakta, hayvanda, bitkide, bulutta, yıldızda, insanda bütün varlıklarda Allah'ı görmek çevremize, birbirimize karşı yıkımı sorgulatabilir mi?
Macbeth'i yahut Antigone'yi okumak, ihtiras ve kibir hakkında düşünmemize neden olabilir mi?
Nasreddin Hoca fıkralarından kalın kafalılıkla inceden dalga geçme hünerini edinebilir miyiz?
Yazılı/sözlü edebiyat ile insanı kavrama, insana karşı hassaslaşma mümkün olabilir mi?
Kişi eğlenirken, içiyle içlenirken, başkalarını tanıma, kalıp fikirlerden arınma, her şeye, her kese karşı hassaslaşma şansına erişebilir mi?
İhtimal ki evet.
Öte yandan herkese ve her şeye hoyratlık, yabancılık yahut yalancı, geçici ve uzak ilgiler göstermek edebiyattan uzak olmanın getirdiği şeyler değil midir biraz da?
Bizden olup öldürene kahraman karşı taraftakilere kâtil demek gene yabancılığın ve yüzeysel/belletilmiş ilginin sonucu değil midir biraz biraz?
İhtimal ki öyledir.
Edebi metinleri ağız tadıyla okuyamadan okullardan öğrencileri mezun etmek siyasi bir hedefin parçası mıdır?
İnsanları eşek gibi çalışmaya mecbur kılacak koşulları savunup işçileri edebiyattan uzak tutmak gene siyasi bir hedefin parçası mıdır?
Futbola, TV dizilerine, eğlence sektörüne, öküzcan komedilerine ayrılan harcamaların binde biri edebiyata yönlendirilebilse birbirini öldürmekten, taciz etmekten, kırmaktan, dökmekten uzaklaşabilir mi insanlar?
1. Şolohov, Don Hikâyeleri'nde Ekim Devrimi'ni müteakiben Don Kazakları'nın Sosyalist Cumhuriyet'in askerleri ve memurlarıyla çatışmalarını dramatik bir üslupla anlatır. Babalar oğullar karşı cephelerdedir. Oğul babayı, baba oğulu lânetler, öldürür. Bazen baba devrimci bazen 'karşı-devrimcidir'.
Şolohov'un berrak anlatma yeteneği öyle şaşırtıcı ki. Batı'lı modern yazarın entrikalarından daha çarpıcı kılıyor yarattığı gerçeklik hissi. Gerçeklik hissi orada olma, orayı bilme, orayı duyumsama hislerini getiriyor.
Don Hikâyeleri, kentleşmemiş bir toplumun, kırsalın, taşranın (taşra sözcüğü şehre göre 'dışarı' sözcüğünün bozulmuş hâli) modern devrim karşısındaki durumlarını gösteriyor. Yakup Kadri'nin Yaban'ı da, Hâlide Edip'in Vurun Kahpeye'si de benzer anlatılardır. Fakat Yakup Kadri de Hâlide Edip de ağırlıklı olarak modern/cumhuriyet karşıtı, işbirlikçi, mürteci köylüler çizer bizlere. Şolohov'un farkı şu ki anlatılarındaki karşı-devrimciler kötü birileri değildir. Aynı şekilde sovyet güçleri de her zaman iyi birileri değildir. İyiliğin ve kötülüğün ötesinde gerçeğin diyalektiği ışır durur hikâyelerde.
2. Ağırlıklı olarak Sovyet Devrimi'ne verilen tepkileri anlatan Don Hikâyeleri birer kıssadır da.
Kıssadan hisse Türkiye'nin kırsallarında, taşrasında Cumhuriyet Devrimi'ne karşı hâlen gerçekleşen direnci anlamak için Şolohov'un kullandığı diyalektiğe ihtiyacımız var.
Ki Anadolu'da, dünyanın ilk diyalektik eseri yazılmıştır: İlyada!
Homeros Truvalı'ların ve Yunanlar'ın çektiği acıları dantel dantel anlatır. Ve gide gide onun diyalektiği, savaşın kötülüğünü gösterir bize.
Ama bu eseri Eski Yunanca'dan Türkçe'ye ilk çeviren elleri öpülesi çevirmenlerimiz Truvalı'ların direnişiyle Çanakkale'deki direniş arasında koşutluk kurarak diyalektiği görmezden gelmişler, Homeros'u Asyalı retoriğe eklemlemişler kanımca.
Geri dönüyorum: Sovyet Devrimi yahut Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu farklı yapılar ve gerekçeler taşısalar da kırsalın direnciyle karşılaştılar. Bu dirence her iki devlet de şiddetle, zorla yanıt verdi.
Oysa ihtiyacımız olan diyalektik algı ve değerlendirme.
1. Yazıyla görünebilinir. Kestirimlerin, kehanetlerin, belirlemelerin, tahlillerin, milli hislerin, hamasi düşkünlüğün yazı diliyle görünülebilinir; melakolinin, romantizmin, hicvin, ironinin vb. lerinin yazı diliyle de hakeza...
Yakadaki rozetle, paltonun kumaşıyla, saç sakal kesimiyle nasıl görünülebiliyorsa...
E zaten okur da gözüyle değil hâfızasıyla okuduğuna göre. Bir 'imaj' biçecektir hıfzın kumaşından.
2. Buralarda niçin yazıyoruz? Herkesin ortasında? Âlimlere göre teşhir için, meşhur olmak için, rahatlamak için, kendinden kurtulmak ve yeni bir imaj yaratmak için.
Eskiden cönkler varmış veyahut güldesteler halk ozanları/şairler bu seçkilerde yer almak için yarışırlarmış, kavga ederlermiş. Nihayetinde sevinir, dem çeker belki de küserlermiş.
Belli bir yeteneğe sahip olmadığı var sayılan milyonlarcasının, kendini bir şey sanma, kendindeki başkasını yakalama arzusunun üzerine eleştirel bir hortumla su mu sıkılıyor? Galiba...
Gene de eleştirilerden arınmış, haklı bir pozisyonda kasılıp yazmak yerine -itiraf etmeden- bi baksak burada eksik olan neyi tamamladığımıza?
3 Birinci adım farkındalık, yüzleşme olsa gerek. İkinci adım ise devam yahut bu kalabalık patikadan ayrılış.
Bilemem.
Kendi adıma düşünüp duruyorum bu meseleyi şu sıralar. Boş Arsa hâriç tüm dükkânı kapatayım diyorum.
Çok tırışkadan işlerle, haybeden mevzularla ve mevzucularla cebelleşiyorum gibi geldi de son zamanlarda.
Edebiyat, tiyatro piyasasından kaçıp buralara aktım ya burda da artizlik az değil hani.
Evden çıktığımda kar suluydu; vapurla karşıya geçtiğimde ve Agos’un yakınlarına vardığımdaysa lapa lapaydı. Tuttuğu zaman her şeyi gömerek beyazıyla bir-leştiren kar, şemsiyelerin, kukuletaların, omuzların üstüne yağıyordu. Tanımadığım insanlarla omuz omuzaydım. Her zamanki gibi kimseye bağlı olmadan, irademle, acımla ordaydım. Devlet dezenformasyonunun her adalet isteyeni dış mihrak saydığı, her hak ve özgürlük arayışını gomonistlik, anarşiklik, hainlik olarak mimlediği ülkemde, gördüm ki vicdanlarının sesini dinleyerek Agos Gaztesinin önüne toplanmış binlercesinden biriydim. Binlercesi gibi tek istediğim adaletti. Bu derin cinayetin derin organizasyonunun ortaya çıkarılmasıydı. Eğer bu sıradan istek gerçekleşirse, ülkemle gurur duyacağım. Kimilerinin sinsilik, gaddarlıkla gurur duyduğu bu ülkede yasayla, yasaların yürütücüleriyle gurur duymak bir yurttaş olarak çünkü hakkım.
Toplanmanın en etkileyici konuşması Arat Dink’e aitti. Özellikle de son bölümü. Bireysel öfkeye dayalı şiddet dışında örgütlü şiddeti hiçbir zaman anlamlı bulmadığım için olsa gerek.
Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu Arat Dink, “Şimdi ben bir yanlış yaptım. Öfkemden, acımdan şiddetli konuştum. Şimdi içinizden bazıları bundan etkilenip camları çerçeveleri indirebilirsiniz. Bunu yapanlara yuh! olsun. Ama anlıyorum sizi çünkü ben de şu an camı çerçeveyi aşağı indirmek istiyorum. Agos’un güvenlik camlarını kırmak, babamın büstünü parçalamak istiyorum. Çünkü ben putları değil insanları seviyorum!”
Özellikle son iki cümle çarpıcıydı. Kalabalık dalgalandı. İçim dalgalandı. Putlara duydukları saygıyı gerekçe göstererek bu ülkenin yurttaşları yurttaşlarını taciz etti, kırdı, öldürdü, yaktı, işkenceden geçirdi.
Marifet midir bilmem? Ama katıldığım hiçbir toplantıda polisle çatışmadım, polise taş atmadım. Komik gelecek biliyorum ama polislerin kafasının, kaşının, gözünün patlayıp yarılmasını istemedim. Çocuklarının, karılarının, annelerinin üzülmelerini istemedim. Fakat, benim gibi on binlercesinin polisten eşşek sudan gelinceye dek dayak yediğini biliyoruz mâlum.
Kıssacası, Hrant Dink’in cenazesindeki ‘altın sükûnet’ Türkiye’ye verilmiş bir dersti. Arat’da bunun altını çizdi. Binlerce kişinin kar altında saatlerce süren “Adalet İçin Hrant İçin” toplanması gene ağır başlılıkla son buldu.
Kar tutmaya başlamıştı hafiften. Pantolonum dizime kadar ıslak Taksim’e yürüdüm. Yürürken solumda oldukça ateşli bir grup vardı, Devrimci Liseliler bayraklarıyla yürüyorlardı.
Onlara bakıp bakıp gülümsedim. Yenilik bağımlısı serbest faşistlere göre modası geçmiş sloganlar atıyordu yeni yetme çocuklar. Gerçekten sevimliydiler. Çok güçlü bağırıyorlardı ama şiddet üretecek gibi görünmüyorlardı. Tek yaptıkları dikkat çekmekti. Onlardan İstiklâl’in girişinde ayrıldım. Kendi yoluma gittim.
Mehmet Ali Ağca tahliye olmuş... Şimdi beş yıldızlı bir otelde ikâmet ediyormuş... Ekrandaki görüntüler böyle...
İlkesel olarak Ağca'nın tahliyesini yadırgamıyorum... Çünkü suçlunun tecritine karşıyım... Tüm suçluların tahliye edilmesini diliyorum... Çünkü suçlunun kendiyle ve toplumla yüzleşmesi gerektiğine inanıyorum... Çünkü suçlunun, maddi, manevi tazminat cezalarıyla cezalandırılması gerektiğini düşünüyorum...
Neden?
Mesela en basiti, Mehmet Ali Ağca tahliyesinin ardından davul zurna ile karşılanmış... Yani bir insanı öldürmenin, başka bir insanı öldürmeye teşebüs etmenin ağır yükünü tahliyeyle birlikte sırtından atıvermiş... Oysa yüzleşme ve tazminat cezaları hiç olmazsa bir üzüntü, pişmanlık, başı öndelik yaratabilirdi... Böylece 'kâtil' kâtillik durumundan uzaklaşabilir, zamana, aşamalara yayılan toplum içinde bir temizlenme, arınma sağlanabilirdi... Kâtillik durumu aklileşmez, övülmez, kucaklanmazdı... Ki bunun denendiği toplumlar var tarihte ve hatta günümüzde...
Ne ki Ağca ve destekiçileri tahliye ile tam tersi bir ruh hâli taşıyorlar... Bu çoook üzücü... Adalet dizgesinin ne kadar sorunlu olduğunu gösteren dramatik bir sahne bu...
Suçluların suçlarıyla, toplumun suçlularıyla yüzleştiği; topyekün herkesin şiddete, tecrite başvurmadan kendi kendini temizlemeye çabaladığı bir dünya, bir ülke, bir özerk bölge insanlığın gerçek gelişimi adına umut olurdu...
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki siyasi cinayetlerin kâtilleri buzdağının görünen yüzüdür... Siyasi cinayetlerin çoğunun altında son derece yalın örgütlenen fakat karmaşık algılanan dev... bir güç köklenmiştir... Bunun en yakın örneği Hrant Dink cinayeti... Tek kelimeyle kâtil Ogün Samast veya Yasin Hayal veya Tuncel değil...
Ölü Baba
-
Öldüğümde kızım on üç yaşındaydı. Öldüğüm gün beni yaşatacağına yemin
etmişti. Ah güzelim! Yeminini tuttu. Ve beni, daha doğrusu bana ait
imgelerini bel...
Dag cayi, dag karanfili
-
Cumartesi gecesinden beri yagan yagmur bir ara verdi de dag cayinin soz
verdigim fotografini cekebildim. Bu sene henuz ciceklenmediler.
Asagidaki fotogra...
road to hell
-
trafik durmus son yirmi dakikada bes metre ilerlemedim radyoda Chris Rea
caliyor, O'nun bu sarkiyi M25 otoyolu icin yazdigi aklima geliyor,
hayatimizin ken...
Unutuş…
-
ah, yüreğin unuttuğu her şey ölüdür biraz üşürüz elbet bu beyaz yalnızlıktan
ama göçüğü altında vicdanımızın jeolojik bir zamandır artık unutuş Filed
under...
Üzerine düşeni yap
-
Haber: Teknik Direktör Fatih Terim’in Yeni Şafak Gazetesi spor yazar Osman
Tanburacı‘ya hakaret ettiği gerekçesiyle süren tazminat davasında flaş bir
geliş...
Facebook ve Hastalık
-
Meraktan çılgına dönmeyesiniz diye iki satır yazayım dedim:) Herzamanki gibi
hastalıkla boğuşuyorum. Kış biterse iyileşirim diye ümit ediyorum. Arka
arkaya...
sosyal bilimlere peynirli açma-poğaça bakışı...
-
niyet ve dilin birbiriyle uyuşmadığı dakikalar geçip gidebilir ama kalıcı
olan sonrasıdır. olan biten bir kartopu etkisi yaratabilir, sosyal
bilimlerin bi...
Kaosun Altın Çağı - II
-
Çoğu insan düzenli bir hayatı olsun ister. İstediği bu düzene ulaşmak için
durmadan çalışır, çalışır, çalışır. Sonra birgün bir aksilik olur. Hiç de
hesaba...
ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ - ANI YAŞA'YAMAMA
-
Dört ilkemiz nedir?
Gelenek. Şeref.
Disiplin. Mükemmelliyet.
"Oy reis, koca reis"
Bilen yok mu?
Walt Whitman'ın, Abraham Lincoln
için yazdığı bir şiirden.
...
fakirlerin isi gercekten zor
-
Papa -sanirim 2 yada 3 sene önce ön cehennimi kaldirdi, yani hiristiyanliga
aykiri teori kuran filozoflarin, vaftiz olmayanlarin atilciklari yeri.
latinced...
Irkçı Olmayan Irksal Kimlik Geliştirme Modeli
-
Amerika’da beyaz kültürün gözeneklerine kadar işlemiş olan ırkçılık
irdelendikçe beyazlarda doğal olarak bir yığın tepki yarattı. Bu tepkiler
çok masumane ...
Güneş Doğdu
-
Sebat edip bekleyende,
Şavk birden gönle düştü.
Aşk derdini çekende,
Güneş doğdu, ay düştü.
Ey narı nurum:
Eldin bana ben oldun,
Kuldan dönüp nur oldun,
Be...
Güle Güle “X”….
-
[image: 2010-02-08_003334]Gittin!
Gitmeyi kendin isteyerek gittin… Hiçbir sebep yokken, yersiz yere gittin.
Dile kolay 8 yılı aşkın beraberliğimizi önem...
Ağır Çekim... Gücümün Yettiğince..
-
Bu sokağın en deli ve kendinden çıkmış başkasına dönüşmüş halini iyi
tanıyorum. Hangisi-gerçi- en sahici yüzü bilemiyorum. Şimdi sokak
sakinleşmiş ve duru...
HATIRALARIMDAN ''KARANTİNA NÖBETLERİ''
-
Asistanlık yıllarımın en zor geceleri karantina nöbetleri olmuştur. Adının
karantina olduğuna bakmayın, ilk ben de anlamamıştım. Kuduranları mı tecrit
e...
bizim sürrealizmimiz üstüne..
-
bizim hiç kravatımız olmadı!
bizim hiç akademik gerçeküstücülüğümüz olmadı, biz sokakta, kaldırım
taşlarınının üzerinde hissettik gerçeküstücülüğü.
biz h...
El Salvador'da altın cinayetleri
-
El Salvador’un orta kesimlerinde geçtiğimiz yılın ikinci yarısında
madencilik karşıtı mücadelede yer alan üç kişi öldürüldü. Polis cinayetleri
soruşturuyo...
Özrün kabahatinden büyük
-
(bütün kamu kurumlarındaki çalışanlar için söylenir)
Tekel işçileri:
“yatarak para kazanıyorlar”/ R. T. Erdoğan (Başbakan)
Öyleyse çalıştırmayı bilmiyorsun...
Komünist parti, askerin vesayeti, irtica
-
Kaan Arslanoğlu’ndan çağrışımla şunu söylemek istiyorum, kutsal kitaplar
varken çağdaş medya yoktu şimdi çağdaş medyanın tam anlamıyla bir yalan
makinesine...
Freies Radio ile Söyleşi
-
Félix Guattari’nin Mayıs 68’den arkadaşı ve şu anda Fransa Yeşiller
Partisi’nin Uluslararası İlişkiler Koordinatörü olan Patrick Fabriaz ile Üç
Ekoloji d...
Soysal Ekinci Bir Şair Değildir
-
zamana sicim sarardı suskun çocuklar
oyundu bu
ve onlar erken gider, biz yaşlanırdık
bak, vaktinden evvel budanmış ağaçların koru duruyor hala
dönen yılları...
Le Point Culminant
-
‘Sevmek sahiplenmenin en güzel biçimidir herhalde, sahiplenmek ise, sevmenin
en kötü biçimi. Eğer kendinden çıkamazsan, asla bilemezsin kim olduğunu.’
‘Uyk...
Uygarlığın Ötesinde
-
Bir zamanlar dünya denen bir gezegende yaşam ortaya çıkmıştı. Kurtlar,
balıklar, kuşlar , orangutanlar, keçiler, aslanlar, hepsi kendine özgü pek
çok farkl...
eski bir takvim için şiirler
-
evlerin saat beş olma hali
ben yorgunum anlamaktan
bir duvar, bir tebeşir gibi yazmaktan yazılmaktan.
ve akşam
alanların caddelerin bana biraz fazla gel...
Seçim Sonuçlarının AR Modeli
-
Dijital sinyal işlemede, sinyallerin AR (Auto-Regresif / Kendine Bağımlı)
modeli diye bir şey var. Çok basitçe anlatmak gerekiyorsa diyor ki; AR model
ile ...
Kıvırmayın
-
Gürkan Hacır diye biri yazmış: Başbakan Erdoğan, ‘Bize ‘Türkiye tek parti
diktatörlüğüne gidiyor’ iftirasını atanlar önce aynaya bir baksınlar. Bu
ülke tek...
Güneşli pazartesiler
-
Pazartesi karanlık, pazartesi çıkmaz yola girmek, pazartesi adam öldürmek,
pazartesi katilin nezaketine katlanmak tüm gün , tüm ömür boyunca, pazartesi
ne...
İSLAM'IN KAYIP ŞEHRİ : EL - MUHTARE
-
Bu makalede İslam’ın öteki yüzünden yani aykırı tarihinden bir “fekku ragabe” (kölelere özgürlük!) çığlığının hikayesini okuyacaksınız…
Kur’an’ın daha ilk s...
I'd just be the catcher in the rye and all
-
"*Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir
arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp
konuşabilseydim di...
objenin boş yanı
-
insanın hayallerinin kırılması için önce bir hayalinin olması gerekir.
mesela bir zaman bir makarnacı açmak gibi bir hayalimiz vardı. tek
yapabildiğimiz sı...
KUR’AN’I, “KERİM” GÖZLE OKU!(YENİ)
-
Anadolu’da bir köy evi veya camisinden… İran’da bir kasaba mescidinin
rafından… Filistin’de bir kitapçıdan… Endenozya’da bir kütüphaneden…
Tunus’da misafir...
sigara tiryakisi hicabi bey
-
orgazm sigarası: bir nevi barış çubuğu. once upon a time, red kit, chayanne
kabilesinin reisi oturmaktan-dizleri-uyuştuğu-için-ayağa-kalkan-boğa ile
billy ...
Dizilere Dair
-
Dizi furyası malum tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Çocukluğumda ve ilk gençlik
dönemlerimde Güney Amerika’dan ithal diziler moda olmuştu. Okuldan kızlarla
...
Üçüncü Dünya Savaşı Türkiye'den Çıkabilir!
-
*Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye’den çıkabilir..*.*
*Guillaume Perrier*
Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu
gibi ırka ya...
nişanyan’ın kelimebaz’ına ne oldu?
-
Not: Ben de Taraf’a “hayrola ne iş?” demek için ekliyorum Nişanyan’ın bu
yazısını. Kelimebaz, iyi gidiyordu, ne oldu şimdi? Hasan Rua tartışmaya
açmış, asl...
zararına satışlar
-
Sonuncusunu saymazsak —ki o da sadece bir yılbaşı listesiydi— 3 aydır blog
yazısı yayınlamıyorum. *Yayınlamıyorum* diyorum, çünkü yazılıp bitirilmiş ya
d...
Küçük Öğretmenler Bilime Dokunuyor
-
Çekimleri Haziran-Temmuz 2008'de yapılan, Mayıs 2009'da tamamlanan, benim
ise müziklerini icra ederek katkı yaptığım, ODTÜ Bilim ve Toplum Merkezi'nin
TÜBİ...
Eleştirel Yalancılık: Yeni Bir Eğilim mi?
-
*Bu yazı bir aralar Evrensel Kültür dergisinde yayımlanmıştır.*
Yalan söylemek, egemenler için silah kadar gerekli. Ezilenlerde sömürü
düzenine yönelik sür...
It Makes My Flesh Creep
-
… Ben insanoğlunun kaçınılmaz olarak kendine karşı olduğuna inanıyorum. …
İnsanlar tanrıya inanmayıp safça birbirlerine inanıp - tanrılık bahşedip -
birbi...
Yapraklarını dökmek
-
“Ağaç, gün ışığını alabilmek için o kadar çok eğilmiş ki, şu an süregiden bu
korkunç fırtınaya nasıl dayanacağını kendisi de bilmiyor.” Sesli notlarımdan
H...
Ekim devrimi…
-
Bu devrim, Baidou’nun işaret ettiği gibi, sömürülen yoksulların bütün bir
insanlık tarihindeki ilk başarılı isyanıydı. Onlar, yeni toplumun dayanak
düzeyin...
Popüler Haberler
-
Cin bir kere şişeden çıktı. ntvmsnbc.com‘la ilgili şikâyetim üzerine
konuştuklarımız ilgi çekiciydi. Ama benim ntvmsnbc ile ilgili tartışmak
istediklerim o...
Denemeler
-
The controversial critic of U.S. foreign policy discusses his forthcoming
book, the hypocrisy of neoliberalism, where he feels hopeful about democracy
desp...
'Güncellenmemiş' Ekonomi Dersleri
-
Para mı, çocuklar, bakın, anlatayım:
Bıldırcın çiftliğinde üretilmiş
Yalancı gökyüzüdür para.
Bunun içindir ki, dayanılmaz ölçüde
Bıldırcın gübresi kokar!
Ş...
5 Kasım’da ne olmuştu?
-
5 Kasım 1605 günü; Katolik bir asker olan Guy Fawkes parlamento binasını
havaya uçurmak için hazırlandığı sırada, diğer sekiz komplocu arkadaşından
birinin...
Saate Bakmak
-
varsın her şey sonraya kalsın
sonraya, en sonraya
sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil.
bir papatya ne kadar uzağı görebilirse
o kadar yakın kalplerimi...
Son Üç Yazı: Nasıl ‘Hain’ Oldum? (1)
-
”Kim eleştirecek olursa ‘birlik’ tabusuna karşı günah işliyor demektir”
Thedor W. Adorno Bu blogu açmaya karar vediğim günü çok net hatırlıyorum.
Bir makin...
Futuristika! We Make Magazines rehberinde
-
Futuristika, editörlüğünü Colophon 2009 Uluslararası Dergi Sempozyumu
kurotörlerinden Andrew Losowsky'nin yaptığı (LeCool Magazine) We Make
Magazines isi...
Sahibinden.com
-
La Santa Roja'nın şu yazısıyla haberdar olduğumuz insanlık dışı hareketle
ilgili güzel gelişmeler bizi gerçekten çok sevindirdi.
Sahibinden.com sitesi yetk...
Yalnız
-
Ne güzel yazmış Roni yine: Ama bir kez daha gördüm ki, ben ve benim gibi
düşünenler, sadece “sol” içinde yalnız kalıyoruz. Toplumun bütününde ise,
hiç yaln...
Bir Gün...
-
Bırak gam, kederi yaralı gönlüm,
Yüce dağdan duman çekilir bir gün,
Çapa vurulmadık bu topraklara,
İlkbahar da tohum ekilir bir gün,
Gün olur dikleşir eğil...
Mim 1 - Eğer…
-
Ludmilla “Kitap yazmak isteseydin, ne yazmak isterdin?” konulu bir mime beni
de dahil etmiş. Sağolsun. Yanıtlamaya çalışayım kısaca… ——- Zor bir soru bu.
B...
Volkan Yoldaştan Mektup Var
-
*Sevgili Dostlar, Yoldaşlar,*
Mektuplarınızı gardiyan havalandırmaya çıktığım sırada getirdi. Gardiyan “ne
kadar çok mektup geldi, yazık bize gözlerimiz ...
Kaosun Altın Çağı – II
-
Çoğu insan düzenli bir hayatı olsun ister. İstediği bu düzene ulaşmak için
durmadan çalışır, çalışır, çalışır. Sonra birgün bir aksilik olur. Hiç de
hesaba...
izmir Amargi toplantıları "Homofobi" - 2
-
“Nefret suçları ve bu suçların nedeni olan ayrımcı ideolojilerle mücadele
çok boyutlu yapısı nedeniyle hukuk, medya, eğitim başta olmak üzere
toplumsal b...
Renkler
-
Program 92 6 Şubat 2010 Çocuk giyiminde ve eşyalarında dayatılan
renkler; pembe çılgınlığı, çocuk odalarında renk seçimi, bunun önemi,
çocukların sevdi...
Cannes değil Kar Festivali
-
Cannes (Kan) Film Festivali’ni bilirdim de, Kar Festivali’ni bilmezdim.
Meğer Japonlar Sapporo kentinde 60 senedir kar festivali yapıyorlarmış. 1950
yılınd...
GATA'daki Apartheid!
-
Aralarında Genç Siviller'in de bulunduğu bir grup kadın, Gata önünde
uygulanan başörtüsü yasağıyla ilgili bir basın açıklaması yaptı.
Karadeniz İsyan ve Dayanışma Gecesi
-
Karadeniz’de HES çalışmaları devam ederken bir taraftan devlet Rize İdare
mahkemesinin aldığı kararla kendini mahkûm ederek ÇED raporlarının alış
süre...
Darbe planı yapanlar yargılansın
-
Yeni bir darbe planı daha açığa çıktı. Adı Balyoz. Balyoz harekatı. Fatih
Camii'ni bombalamak da var bu darbe planında, kendi jetini düşürüp
Yunanistan'l...
Sulukule'de Bilimsel Kazı yapılacak :-)
-
*Tarihi fırsat: Sulukule bilim adamlarına emanet *
Kentsel dönüşüm projesi gerekçesiyle yıkılan Fatih'teki Neslişah ve Hatice
Sultan mahallelerinde (Suluku...
Bağcılar'da Gençlik Etkinliği
-
Gençliğimizin liseli döneminde, kılık kıyafet üzerinden uygulanan; ruhumuzu,
aklımızı, özgürlüğümüzü teslim almaya çalışan baskılara karşı başlattığımız
ka...
Çok misafirperveriz Mr.Dominique Strauss-Kahn
-
Misafirperveriz çünkü sohbeti, muhabbeti ve her şeye rağmen paylaşmayı çok
seviyoruz. Fakat size karşı bu toprakların insanları böyle davranamıyor Bay
Domi...
Meta toplumsal bir üretim ilişkisidir
-
Bir mağazanın vitrininde duran bir ayakkabıyı meta yapan nedir? Bu sorunun
cevabı sermayenin ayakkabı üretmeye duyduğu ihtiyaçta gizlidir. Sermaye bir
ürün...