24 Ocak 2015 Cumartesi

devletle çamaşırlarınız eskisinden de temiz

öldürülmüşler. kravatlı devlet öldürtmüş. bak. iki yüz kırk bir çocuk. devlet v katilleri masanın altında şatobiryan, üstünde peynir ekmek yerken, kameralara poz verirken, gülerken bak. ekmeklerini ölü çocukların parçalanmış göğüslerine banarlarken. yemekten sonra, kdv fişlerine silerek ağızlarını sofradan kalkarken. resim atölyesine geçerken bak, devlet ne kadar da kendinden emin görünüyo. ceketinin etekleri uçuşuyo. hırvat icadı kravatı dalgalanıyo. ne kadar da ihtişamlı, ne kadar da korkunç. diyolar ki banyoda kendini kırbaçlarmış. göğsüne jilet atarmış. aynada kendi dudaklarından öperken ağlarmış. fakat biliyoruz ki bunlar hep algı mühendisliği. devlet resim atölyesine girerken, bak.  bugün portre çalışmaları var. öldürülen çocukların ellerindeki karanfiller silinip yerine taş v molotof kokteyli konulacak. böylece çocukların katli, olmayan akıllar, olmayan yüreklerce makul karşılanacak.

Yukardaki paragrafın içindeki devlet düşmanlığını fark edebildiniz mi? Devleti nasıl da aşağılıyor, canavarlaştırıyor. Milleti nasıl da küçümsüyor. Oysa devlet böyle midir? Devlet bu mudur? Devlet milletinin hizmetindedir.  Devlet sevgi doludur. Devlet öldürmez, yaşatır. Devlet kirletmez, temizler. Devlet sıkmadan durular. Devletle çamaşırlarınız tertemiz olur. Yukardaki gibi metinlerin amacı bölücülüktür. Sinsi ve hain metinlerdir bunlar. Aziz milletim, biz sansürlemekten yorulduk, siz okumayın bari. Şuna bak, daha imla kurallarını bilmiyor. Efendiiii! Cümleye büyük harfle başlanır, büyük harfleeee! Ama görüyorsunuz, bunlaaaar, büyüğü küçüğü bilmiyor. Evelallah imla kurallarına uymayı da öğrenecekler siz hiç merak etmeyin.

  

23 Ocak 2015 Cuma

muhabbetle yazma atölyesi

dün bizim yazarlık atölyesinde -artık adı başlıktaki gibi kalsın- çok tatlı bir muhabbet daha çevirdik.

evveli gün kadıköy'de karaköy iskelesinin önündeki meydanda bir kalabalık gördüm. yanaştım baktım. otuzlu yaşlarında, 1.65 boylarında, saçları sarı boyalı (boyası gelmiş), yüzünde kederli şeyler yaşamışlığın izleri, kollarında jilet izleri, elinde sigara, ayağının dibinde çantası, montu, yarım litrelik su şişesi, anlatıyo. yaşadıklarını anlatıyo. arada bir durup şarkı söylüyo. sonra tekrar anlatıyo. sıfır kurgu. belki o an bir durum uyduruyo, durumun ifadesi beş on cümlede bitiyo. başka bi duruma sıçrıyo. birkaç parça sonra yarım bıraktığı parçaya geri dönüyo. ordan diğerine geçiyo.

parça parça düşünüyo vesselam. (yav zaten öyle değil midir? insanlar parça parça düşünmezler mi? bir mevzudan diğerine sıçrayıvermezler mi? insanlar eğer örüntülü düşünebilseydi zaten yönetilebilirler miydi?) ama her parçaya öyle yoğunlaşıyo ki anlatmadığı ayrıntıları gözlerinden, mimiklerinden, ellerinden vb. görebiliyosun.  yahut eksik bıraktığı yerleri sen tamamlıyosun. böylece kasten eksiltilmiş ama içinde eksilttiklerini saklayan, sınırlı göstergeleriyle eksiltilerini hem de nasıl gösterebilen bir yapıt gibi kadını okuyabiliyosun. heyecan verici olan da bu.

sanat köleci toplumdan bu yana her dönem biraz daha fazla kurumsal mekanlara, yöneticilerin tayin ettiği sınırlı, korunaklı alanlara taşındı. buna rağmen bu alanların dışında sanat yapıla geldi. sanayi toplumunun şehirlerinde sınırlılık yükseldi. ama sanayi toplumunda da bir yerlerden yöneticilerin sanat için kurguladıkları sınırlı alanlar delinmeye başlandı. 'modern türkiye'de sanatın topluma geri dönmesi altmışlı, yetmişli yıllardan sonra doksanların sonuna kadar kesintiye uğradı. sonra yeniden yükselişe geçti. 2013 gezi komünü'yle zirve yaptı. duvar yazıları, graffitiler, fanzinler, sokak müziği ile sokak performansları çoğaldı, çoğaldıkça meşruiyet kazandı. kurumsal eğitim alanlarının yerini atölyeler, halk evi türü yapılanmalar almaya başladı. cumhuriyet'in sanatsal kurumlarına saldıran hükümet sokak estetiği karşısında bilhassa istanbul'da, ankara'da çaresiz kaldı. iş, istanbul vapurlarına vapurda müzik yapanları engelleyecek özel güvenlik birimleri yerleştirmeye kadar geldi dayandı.

imdi. yazımıza mevzu olan yaşadıklarını anlatarak seyirci toplayan kadın, bendenizin türkiye'de ilk defa gördüğü bir gösteri türününün icracısı. dans etmiyo, müzik yapmıyo, pandomim yapmıyo, jonglör değil... sadece anlatıyo. anlatarak seyircilerini topluyo.

yukarda anlattıklarımı atölyeye katılan arkadaşlarla paylaştım. bugün yazmak yerine, bizler de kendi yaşadıklarımızı anlatalım, dedim. öyle de yaptık. ve böylece müthiş performanslar seyretmiş olduk. ne diyecem? o kadının v atölyedeki bizlerin anlatıları iki sanat dalından besleniyo. biri tiyatro, diğeri edebiyat.

edebiyat da diğer sanat dalları gibi çok karmaşık, çok ayrıntılı gerçekliğin içindeki düzenleri keşfederek, ayıklayarak örüntüler oluşturur. ancak sinema, tiyatro v güzel sanatlar'ın görsel, plastik  ayıklama zorunluğundan büyük oranda azadedir. edebiyat harflerin, kelimelerin örgütlenişidir. okuyucusunu veya dinleyicisini özel g/örüntülerini yaratmaya daha da önemlisi politik tartışmaya kışkırtır. kadının performansını atölyede gerçekleştirerek biz de öyle yaptık. anlatıcıların performansları etkileşimliydi. yani anlatıcı bir yandan hikâyesini anlatmak bir yandan da atılan laflara, sorulan sorulara yanıt vermek zorunda kaldı. aslında okurun her zaman kitabın yazarıyla yapmak istediği şeyi, biz atölyede, meydandaki kadının seyircileri de meydanda yaptılar. o an için anlatıcı olan, sözlü edebiyat yapan sanatçıyla etkileşime girilebildi. meydanda da, atölyede de herkes etkindi. sınırlı sanat icra alanlarında, akademik-konservatif eğitim alanlarında olduğu gibi pasif, bir figür olarak vazifesini yerine getiren seyirciler/dinleyiciler yoktu. sanatçıyla alımlayıcının eşitlendiği, yüz yüze geldiği bir icra alanıydı önümüzdeki.

işin tiyatro/performans kısmına gelince daha da hayret verici şeylerle karşılaştım. stanislavski'nin oyuncusundan talep ettiği 'doğallık' ile brecht'in oyuncusundan talep ettiği 'canlandırdığı karakterle arasına mesafe koyma yani bir anlamda oyuncunun canlandırdığı karakteri v içinde bulunduğu durumu tartışmaya sokması' meydandaki kadının v atölyedeki anlatıcıların performanslarında layıkıyla gerçekleşti. doğaldılar çünkü sinir sistemlerine sinmiş kendi hikayelerini anlatıyolardı. doğal oldukları kadar da göstermece tarzını icra ediyolardı çünkü anlatırken, anlattıkkarı durum v kahramanlar hakkında kararsız kalıyo, karar veriyo, vaz geçiyo, bir ara düşünüyo, hatırlamaya çalışıyo, anlattıkları kişileri seviyo, onlardan nefret ediyo vb. haller içinde eyliyolardı.

bunları düşünürken de şu an yazarken de sınırlandırılmış alanlardaki sanat eğitiminin v sanat icrasının; resmi hem de kurumsal olandan kopup sivil sanat yapmaya soyunurken bilerek yahut bilmeyerek resmi eğitimi de  icrayı da sivil alana taşıyanların bizlerden neleri söküp aldığını bir kez daha kavradım.

22 Ocak 2015 Perşembe

suzidiller naberler

bundan dokuz on sene önceydi, binbir tedirginlikle boş arsa blogunu açtıydım. ardından açık koyu geldi. baktım çoğunluk günlük formunda yazıyo, ben de hikâye yazayım buraya, deneme yazayım, dedim.

başka blogları okumaya başladım sonra. gözüme ışık tutulmuş gibi oldu. niye? çünkü abi, yazar nâmı taşımayan, edebiyatçı olarak anılmayan, kimi anne, kimi öğrenci, kimi mühendis, kimi bilmem ne fakat çatır çatır kalem oynatanlarla karşılaştım. "sanat her yerde!" he! her yerde. hakkaten yazının envaisi bu bloglardaydı. hâlâ da öyle. ilk gençlik yıllarımdaki yazarlar, akademisyenler arasına karışma hevesim geçeli bir beş altı yıl olmuştu ki bu sefer blog yazarları arasına karışmaya heveslendim. günde iki üç yazı yazdığım oluyodu. eh! hevesimi de aldım. sonra inzivaya çekildim, wordpress'te daha az yazan biri olarak saldım kendimi. burdaki dinamizmim azaldı. göbek yaptım.

kitap çıkardım bi tane. gastede, dergide yazdım, mesleğimle ilgili başka işler yaptım ama yok abicim. hiçbiri bura gibi değil. buranın lezzeti başka. mesela boş arsa'da iki yıl boyunca boşluğa yazdım. nerdeyse sıfır etkileşim. en zevk aldığım dönem de oydu. yazdığını okuyacak o rastlantısal bir kişiye yazmak. açık koyu ile birlikte etkileşim arttı. o da ayrı bi zevkti. sonra bi de blog yazarlarından oluşan bir e-gaste  çıkarttıydık. valla! geldim yine işte. özlemişim. tuhaf bir mekan algısı içindeyim. olacak şey değil, di mi? ama oluyo işte.

kahvemi koydum başladım çızıktırmaya. geldim bu satıra. şimdi koyuyorum noktayı.

13 Mayıs 2011 Cuma

yavaş yavaş


sansürler, blogger'ın çıkardığı sorunlar falan filan derken
çözüm değil biliyorum ama
açık koyu'yu yavaş yavaş taşıyorum gibi bir şey...

adres şöyle hocam:

http://acikkoyu.wordpress.com/

11 Mayıs 2011 Çarşamba

etkileme sanatı

yeni yetme gibi alfred hitchcook'un korku hikâyelerini okuyorum... çok beğendiğimi söyleyemem... ama merakla sayfaları çeviriyorum... hızla gözlerim satırları geçiyor... yoğun bir metin okumaktan çok farklı bir şey olsa da keyifli... televizyondaki dizilere, layt filimlere katlanamadığımı söylüyorum sık sık fakat gel gör bu hikâyeler de edebiyatın 'dizileri'... sokaktaki hâdiseye pencereden bakmakla nerdeyse eş değerdeki bu okumlar yahut seyretmelerdeki insiyaki gözetlemeyi, verili merak güdüsünü hafife almamalı sanki...

chp bu konuda çalışmış biraz... düşük emekli maaşına dikkat çekmek için v emekliyi düşük maaştan kurtaracaklarını deklare eden bir filimcik yapmışlar: ak saçlı bir adamcağız simit satıyor... adamcağız diyorum çünkü oyuncunun tipi tam da böyle... tipi diyorum çünkü karakter olması gerekmiyor... karakter olursa genellenemez... niyse!.. oldukça düzgün görünümlü, hoş bir genç hanımefendi bu adamcağız'dan simit alıyor... hanımefendinin yüzü buruşuyor birden; şaşkınlıkla konuşuyor, "hocam?"... adamcağız, "ne yapalım işte zâlim felek bizi buralara sürükledi" der gibi; hatta hababam sınıfı'ndaki mahmut hoca'nın okulun kapanma haberi karşısında başını öne eğişi gibi başını öne eğiyor... hepimizin domestik yüreklerini dağlıyor... sonra araya dış sesin vaadi giriyor v o adamacağızı torununu salıncakta sallarken görüyoruz... oyyy annem!...

benim dalga geçmem bana ait bir küstahlık!.. ama bu filimciğin işe yarayacağını düşünüyorum... zira düşünmekten, tartmaktan, çözümlemekten men edilmiş bir toplum için birinci sınıf bir iş bu... değil mi ya!.. akp'de aynını yapıyor... hollywood'un yahut walt disney'in ulvi vizüel öğretisi galiba böyle böyle dünyaya yayılıyor...

hitchcook'un anlatımı öylesine kodlara bağlı ki seçmenini yakalamak isteyen egemen politikacıdan farksız... mesela hayalet adlı hikâyenin bir yerinde şöyle diyor, "Normal bir yaratıktım ama savaştığım düşman normal değildi. Daha tehlikeli bir kötüyle karşı karşıyaydım: Şeytanla!"-fransızcadan çeviren: süheyla aykut...

normal ne anormal ne? diye sorgulandığı bir çağda hitchcook hiç çekinmeden bu tür sözler edebiliyordu... ya tartışmalardan habersizdi yahut 'kitlelerin' tartışma dışı olduğunu çok iyi biliyordu... yahut da hiçbiri umurunda değildi zenaatına bakıyordu... evet... hayalet adlı hikâyenin tümü alıntıladığım cümleden farksız... zekice gibi görünen entriklerle ilerleyen meraklandırıcı bir kurgu... hepsi bu...

bir de şu var... bugün oturup sabırla kanal 24'ü seyrettim iki saat... ama bu kanal elindeki tüm imkanlara rağmen hitchcook'un avantür hikâyeciliği kadar etkileyici değildi... hatta bir an kendimi seksenlerin trt1'ini izliyormuş sandım... on defa rte'nin konuşmasını yayınlayınca sinirlerim ayağa kalktı...falan filan...

8 Mayıs 2011 Pazar

anneler gününüz kutlu olmasın

"bizim gibi davranmayan, yapıp etmeyen, bize benzemeyen yabancıdır, ruh hastasıdır, enteldir danteldir, puşttur vs..."

bunu açıkça söyleyemeyip de iç geçirişinin, öfleyişinin hışırtısına katanlar; emeğine dahi sahip çıkamayan bir anlamda kölelilikten haz bulanlar laf size geliyor: bu memlekette ateist, komünist, anarşist, gay, lezbiyen etiketlerine hapsettiğiniz gençler, omurganızın kavisi, allah'a avuç açan nasırlı elleriniz, kara suları çekilmeyen ayaklarınız, gözünüzün feri için hayatlarını hiçe saydılar, sizlere kurban oldular...

o atesitler bilmezsiniz güzel bir sabah ezanında gözyaşı dökerler; o komünistler bilmezsiniz günlerce yorulmaz halay çekerler; o anarşistler bilmezsiniz sokaklara attığınız çocuklara bulaşan insan azgınlarının karşısına dikilirler; o gay, lezbiyenleri bilmezsiniz sizi tedavi ederler, sanatlarıyla huzur, incelik verirler...

hayata, olan bitene değil televizyona, radyoya, boyalı basına dayamışsınız gözlerinizi, kavalcının fareleri gibi ne emredilirse onu yaparsınız... sevgililer günü'nde sevgiliye sevgililergunu.com'dan çiçek alır, anneler günü'nde annenize kes/yapıştır methiyeler düzersiniz...

hayatınızı kökten etkileyecek, bütün yaşamınızı baştan aşağı değiştirecek günlere, mesela 1 mayıs'a, 8 mart'a ilgi göstermezsiniz ama aklınızı fikrinizi çalacak zamanları baş tâcı edersiniz... bu günleri protesto edenler yahut önemsemeyenler dedik ya mızıkçılardır, enteller dantellerdir, komünistler, ibnelerdir... çok kötü çocuklardır yani... size kötü çocukları ne kadar anlatsam anlamayacaksınız...

siz küsün onlara ama onlar küsmez size... siz onların dünü şimdisi yarınısınız... sizi kıyasıya eleştirecekler... maalesef... sizin gittiğiniz yoldan gitmeyecekler... bununla birlikte sizden kaçmak gibi durumuları da yok... çünkü içinizdeler... durduğu yerde gerilip gevşeyen elma kurdu gibi içinizde... sol memenizin altında...

kısacası anneler gününüz kutlu olmasın...

7 Mayıs 2011 Cumartesi

tezekten terazinin...

türkiye hâlâ modern bir toplum değil... hoş! modernlik de on numara bir hedef değil a... gene de 'muassır medeniyetler arasına' katılma iştiyakındaki türkiye cumhuriyeti için taşıdığı değere binaen türkiye hâlâ modern değil hâlâ alabildiğine feodal... mesela türkiye'yi kurumsallaşmış bir parti değil, bir lider(?) yönetiyor... tayyip erdoğan'ı akp'den çıkarsak geriye ne kalacağı kuşkulu... aynı anap'tan özal'ı; dyp'den demirel'i; dsp'den ecevit'i çıkardığımızda olan, olacak büyük ihtimalle...

bir hikâyesinde "iyi bir memur ofisten ayrıldığında da işlerin yürümesini sağlayan memurdur..." der bay k... işte o memurlardan bizim buralarda yetişmiyor... evet askerlerimiz bu yargıyı yıkıyor v askerlere göbekten bağlı mhp gibi bir parti de... ancak ne askerler memur; ne de mhp yönetmeye memur olabilmiş ki icraat içinde bir kurumsal devamlılığı, her icraatte aktarılan kurumsal tavrı gözlemleyebilelim...

üst yapısı böyle örgütlenen bir memleketin, gene üst yapıya ait fakat daha düşük profilli kurumları v tek tek yahut beşer onar yurttaşları da mikro ölçekte böyle örgütlenecekler elbet... dernek, sendika, cemiyet/topluluk, siportif, fikri, siyasi, felsefi kulüpler, târikatlar, okullar,radyolar, telvizyonlar, gasteler v tabi tiyatrolar da lider figür üzerinden örgütlenecek yahut lider figür aracılığyla varlığını sürdürecek... liderllikle ilgili bir sorunum yok... sorun: belli ilkeler, kurallar ile sürebilen -o- lidersiz de devam edebilme gücüne sahip biraradalıkların yokluğu, olamayışı... sorun: itaat edilecek, peşinden gidilecek, otur deyince oturulacak, kalk deyince kalkılacak hikmetinden sual olunmayacak bir figüre biat edilerek oluşturulan, o padişahî figür yitince de püf diye dağılıp giden yahut derinden sarsılan biraradalıklar...

tabi bunların içinde birebir deneyimleyebildiğim, dirsek temasına girebildiğim, toplumun diğer örgütleri gibi alfa lider figürüyle yürüyen özel tiyatro toplulukları... bunların en bilinenleri baş aktörlerinin adlarıyla anılanları... tevfik gelenbe tiyatrosu, nejat uygur/uygur kardeşler tiyatrosu gibi... ikinci nesil ilerici, solcu bir anlamda modernist tiyatrolar: dostlar, ast, dast,abt gibi ama bunlar da genco erkal, rutkay aziz, erkan yücel, zeki göker gibi lider figürlerle bitişmiş tiyatro gurupları... üçüncü nesil ise sanat yönetmenliği/süper vizörlük gibi yeni bir lider statüsü üzerinden örgütlenen tiyatro toplulukları...ya da hibrit özellik gösteren sanat yönetmeni v başaktörüyle yani iki güçlü figürle örgütlenen tiyatrolar... tabi bu 'profesyonel' örgütlenme tarzı amatör tiyatrolara, üniversite, lise tiyatrolarına da sirayet ediyor... şenlikler, paneller, anma günleri, atölye çalışmaları düzenleyen amatör çevrelere de... onlarca sene boyunca, gençlerin üstlenmesi gereken yöneticiliği altmışına merdiven dayamış isimlerin üstlendiğine bizzat tanıklık ettim... konservatuarlarda otuz yıldır bayrağı gençlere teslim etmeksizin bölüm başkanlığı yapanları, öğrenci öğretmen demeden bölümündeki herkesi inletenleri, bel büktürüp el öptürenleri yakinen yani bir kere menzilime girmiş olduklarından tanıyorum...

makro düzeyde bir modernleşme için mikro düzeyde örgütlenecek örneklere ihtiyacımız var...

modernleşme iştiyakı ile feodal insiyak arasına sıkışınca, türkiyelilerin tabiatındaki duygusallık daha da açığa çıkıyor; bırakalım bir örgütün içinde ilkeler, kurallara bağlı hareket edebilmeyi bu tür cıvık bir duygusallıkla en dostane ilişkler bile ömürsüz oluyor...

sevgilerimle arz ederim...

6 Mayıs 2011 Cuma

aşk hakkında konuşamamak

mecnun olmuş bütün devrimcilere

aşk hakkında konuşamadığımı söyleyerek aşk hakkında bir şey söylemiş oluyorum...

ilk lâfın girdabından içe akalım... iç denilen dışa...

bir hissi münasebetin, cimayı da içeren bir yakınlığın en yoğun, en zirvede olduğu anlar, her yutkunuşta kızgın bir bilyanın midemize oturduğu o ilk anlar mıdır?.. bir ilişkinin, uzun süre hatta çok uzun süre yoğunluğunu korunması da benliklerin yitirildiği o ilk anlara seyahatlerle mi mümkündür acaba?.. meftun oluşu yeniden alevlendiren başka ne olabilir?..

ilk anlar son anlarla yer değiştirince eşler neden 'metres' -fr. maîtresse, hlk. kapatma, ing. gigolo, arg.zamazingo- edinir?.. ilk anların bahşettiği yoğun hisleri yaşama insiyakıyla mı?.. karıdan kocadan bıkmanın nedeni, yoksa artık arzulu o ilk anlara seyahat edemiyor oluş mudur?.. e! tabi başlangıçta arzulu ilk anlar diye bir şey varsa...

devrim ile aşk arasındaki ilişkiyi düşünsek biraz...

mesela, her hissi münasebet ilk anları itibarıyla, bir ailenin yıkılıp yenisinin doğuşuyla gerçekleşen -maalesef çoğu başarısız- mikro devrimlerin ilk kalkışması olarak tanımlanabilir... kalkışmanın kuvvetiyle bağıntılı olarak devrim gerçekleşir yahut gerçekleşmez; şöyle yahut böyle gerçekleşir... her kalkışma gibi maşuklarda da 'mutlak zafer' öngörüsü baskındır... ah!.. fakat devrim tez zamanda eskir, kurur, alışkanlığa dönüşür, yavanlaşır; böylece aşkı öldürür...

ta ki yeni bir kalkışmaya kadar...

yeni kalkışmayı önlemek için değil gereksiz kılmak için elbet bir yol vardır: sürekli devrim!.. aksi taktirde her devrim envai zamazingoyla karşı devrimi -yahut ölümü- tadacaktır...

'aşk hakkında konuşamamak'ı dile getirmek ne tevazü ne de sükse!.. aşk içinde olma arzusunun diriliği, aşkı yaşama durumunun tezahürüdür olsa olsa...

devrim ile aşkı yanyana gördük, görmekteyiz... şimdilerde güney amerika, ortadoğu, afrika, anadolu... geçmişte asya, kuzey v doğu avrupa, latin amerika, uzak doğu... daha eskilerde batı v orta avrupa... çok daha eskilerde babil, arap çölleri, filistin, atina, roma...

ne leyla ile mecnun, ne romeo ile juliet'i emsal gösterebilirim...

derdimi en iyi bir zen hikayeciğiyle anlatabilirim... "bir gün bir profesör, zen budizmi öğrenmek için bir zen ustasının yanına gider... usta profesörün fincanına durmaksızın çay doldurur; çay taşar tabağa akar... profesör, 'yeter doldurduğun' der 'taştı'... zen ustası gülümseyerek yanıtlar, 'o zaman boşaltmalısın önce fincanı' "

ne spartaküs'ün ayaklanması, ne paris komünü, ne ekim devrimi, ne fatsa tekrar etmeyecek aynıyla... fakat devrim hep birikecek yüreklere...

5 Mayıs 2011 Perşembe

salome'yi okuyorum

12:11
"nubian: benim ülkemde tanrılar kanı çok sever... yılda iki kere onlara genç kızlar, genç erkekler kurban ederiz...

kapadokyalı: benim ülkemde tanrı kalmadı... onları romalılar kovdu...

birinci asker: yahudiler görünmeyen bir tanrıya tapıyorlar...

kapadokyalı: bunu anlamıyorum

birinci asker: gerçekte sadece görünmeyen şeylere tapıyorlar"-s.13

13:20
iki nasıralı vali herod'a isa mesih'in mucizelerini anlatırlar... herod güler geçer... anlattıkları son mucize isa'nın ölüleri diriltmesidir... işin rengibirden değişir... birçok muhalifini öldüren herod, hiddetle isa'nın ölüleri diriltmesini yasaklar... demek ki isa'nın mesihliğine inanmıştır... gene de ayak sürür... isa'nın nerde olduğunu sorar, nasıralılar isa'nın her yerde olduğunu söylerler... herod'un ısrarı üzerine en son samaria'da görüldüğünü belirtirler... eğer bu doğruysa der herod, tapınağa kurban getirmeyen lanetli samarialı'lara zate mesih gelmesi düşünülemez... mesih'in kendi inanç paradigması içinden geleceğini düşünmektedir zavallı vali; salaklığı tescilli muktedirlerden biridir... -s.48,52

13:35
kâhin iokanaan, kraliçe herodias'ı fahişelikle suçlar... erkeklerin birleşip bu kadını taşlamasını arzular... recm'in islamiyet öncesindeki uygulanışını akla getiriyor... tevratta, "22:23 eğer bir adam kentte başka biriyle nişanlı ergen bir kızla karşılaşır ve onunla yatarsa... 22: 24 ikisini de kentin kapısına götürecek, taşlayarak öldüreceksiniz..." diyor.-s.53

14:51
herod salome'den tutukuyla, dans etmesini ister... karşılığında ne arzu ederse vereceğini söyler... salome ise kendine 'dokundurmayan', kendisini 'öptürmeyen' iokanaan'ın başını ister... istediğini de bekinerek alır... kesik başın dudaklarından öper... herod ise askerlerine tutkuyla bağlı olduğu güzeller güzeli salome'yi öldürmeleri için emir verir...

salome aşkına karşılık bulamadığı iokanaan'ı, herod ise aşkına karşılık bulamadığı salome'yi öldürtür... öldürerek sahip olmanın geçerlik taşıdığı bir mekan/zaman 'güzel'ce anlatılmış olur... daha önce de yapılan bu genel yorum kesmedi...

salome'nin vicdansızlaşmasında ilk karşılaşmadaki iokanaan'ın yakıcı hakikati taşıyan sözleri etkili olmuştur diye düşünüyorum... gerçekliği bu kadar güçlü, sakınmasız, tüm iç yakıcılığıyla seslendirmek elbette tecridi, sürgünü yahut ölümü hakedişin birinci sebebi olsa gerek... wilde'ın tasvirine göre siyah saçlı, beyaz tenli, zincifre dudaklı, gözleri derinliklerinde alevler parlayan ejderha mağraları kadar karanlık, handiyse bir heavy-metal solistinin imajını andıran iokanaan, bu heybetli, geriye adım atmayan sofu duruşuyla oldukça büyük bir cazibeye sahip...

yok!..

salome'nin istediği ne öpücük, ne aşk... salome'nin arzusu iokanaan'ı kendi 'normal'ine çekmek... bunun için tüm enerjisini veriyor... yanıt alamayınca da ölü kelleyle öpüşerek bir kelle seviciye dönüşüyor... tabi ki salome, hirod v annesi hirodias'a göre değişik bir profil gösteriyor... kendini yırtmaya çabalıyor... gel gitler yaşıyor... gene de onun değişikliği, yırtınışı şımarıkça bir bıkkınlıktan öte değil... bir iki kaçamakla hevesini alıp normale, annesinin dizi dibine dönecek standart bir profil maalesef... herod, herodias v salome aynı paradigmanın, evren algısının içinden çıkan değişik motifler... iokanaan'a hepsi değiik biimde karşı: herod tecrit ediyor, herodias konuşturulmasın diye çırpınıyor, salome ise kellesini istiyor...

zihin ister istemez gündeme bağlanıyor... zihnim, bazı noktalarda iokanaan, geronimo, usame bin ladin'i benzeştiriyor... hele salome'nin iokanaan'ın kellesinin dudaklarını öpmesi, ABD'lilerin bir zamanlar kellesini aldıkları geronimo'dan özür dilemelerine benziyor...




yazan: oscar wilde/ çeviren: osman çakmakçı/babil yayınları

İzmir Barosu: Hukuksuzluk var

"İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde yürütülen operasyonla ilgili olarak İzmir Barosu, ‘soruşturmanın özel görevli savcılık kapsamında yürütülmesinin hukuka uygun olmadığını’ belirtti. Açıklamada, ‘Özel Görevli Mahkeme uygulamalarında süre gelen anayasal ve evrensel ceza usul hukuku ihlallerinin artık katlanılamaz boyutlara geldiği' vurgulandı."

izmir barosu'nun pazartesi'den beri süren soruşturmayla ilgili yoruma lüzum bırakmayacak denli açık hukuksal uyarılarından birkaçını alınıtlıyorum:


terörist miyiz?
"İzmirli yurttaşları temsil eden Büyükşehir Belediyesi ve bağlı kuruluşlarında üst düzey yönetici pozisyonunda olan kişilerin sabah 6.00'da evlerine ve 8.00’de belediye binalarına adeta bir uyuşturucu veya mafya örgütüne yönelik operasyonlara benzer biçimde baskın düzenlenmesi, her şeyden önce demokratik hukuk devleti ilkelerine aykırıdır."

kanun önünde herkes eşit midir?
"Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'yle güvence altına alınan, kanunlarla somutlaşan ceza yargılaması kuralları keyfi olarak uygulanır ise, hukuk devleti ortadan kalkar."

"Unutulmamalıdır ki soruşturma ve kovuşturma, Anayasamızda ve yasalarımızda yer alan kişiden kişiye değiştirilemeyecek, emredici kurallara tabidir."

cebir ve şiddet mi uyguladık?
"Ayrıca soruşturmanın özel görevli savcılık kapsamında yürütülmesinin hukuka uygun olmadığına dikkat çekmek istemekteyiz. Özel görevli savcılığın görevli olabilmesi için sadece suç örgütünün varlığı değil, suç örgütünün cebir ve şiddet kullanması gereklidir."

soruşturmanın hedefi ne?

"Savcıların neredeyse tüm ihale dosyalarının incelemeye alınmasını istemesi, soruşturmanın ihalelerin yerindelik denetimine dönüşmesi tehlikesini ortaya çıkarmıştır. Bu görevin Mülkiye Müfettişleri ve Sayıştay denetimi ile yerine getirildiği ve getirilebileceği açıktır."

soruşturma aşamasında infaz mı olur?
"- Masumiyet karinesi uyarınca, 'Suçluluğu kesin hükümle sabit oluncaya değin herkes suçsuz kabul edilmek zorundadır. Masumiyet karinesi, anayasamızın ve yasalarımızın güvencesi altındadır.' Basın ve yayın organları kesin hükümle mahkum olmamış kişileri toplum gözünde suçlu ilan edecek yayınlar yapamaz."

"- Avukatların dosyayı inceleme yetkileri gizlilik kararlarıyla kısıtlanırken, gizlilik kapsamındaki delillerin sızdırılmak suretiyle basın ve yayın organlarında günlerce yayınlanması “vahim bir hukuk ihlalidir. Bunu yapanlar hakkında gerekli adli işlemlerin yapılmaması ve sorumluların cezasız bırakılması kabul edilemez."

savunma hakkı kaldırıldı mı?

"- Avukatların soruşturma dosyasını inceleme hakkı keyfi bir biçimde kısıtlanamaz. Gizlilik kararı verilen durumlarda, bu kararın gerekçeli olması zorunludur. Tüm kararlar, sadece hukuki gerekçe değil, esas olarak somut olayın özellikleri dikkate alınmak suretiyle verilmelidir."